Bismillah Bismişah Allah Allah... Hak-Muhammet-Ali diyerek sitemize gelen tüm canlara merhaba. Bu site bağımsız ve herhangi bir dernek, vakıf v.b. kuruluşlar üyesi değildir. Google reklamları dışında, dışarıdan herhangi bir para kabul etmez. Sitenin tüm giderleri yazar ve derleyicisi Kulnet tarafından karşılanmaktadır. Bu yüzden sitede kullanılan yazıların bazıları anonim eserler, bazıları da şahsi eserler olabilir. Kaynak göstererek veya göstermeden aldığımız bu eserler için derleyicilerine teşekkür ediyoruz. Dilerlerse isimlerini sitemizde yayınlamaktan gurur duyarız. Bu site sadece insanoğlunun aklını çalıştırması, can gözünü birazda olsa açabilmesi ve Allah Rızası için yapılmıştır. Yanlış/Eksik oluğunu düşündüğünüz yazılar için lütfen iletişim » kuralım.
NEDEN HADİS ve SÜNNETTEN önce EHLİBEYT GELİR?
Yemin olsun, Nûh'u ve İbrahim'i de resul olarak gönderdik. Peygamberliği ve Kitap'ı bunların soyları arasına koyduk. O soylardan bir kısmı hidayete ermiştir. Ama onlardan çoğu, yoldan çıkmış olanlardır.
Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve onun resulüne inanın ki size rahmetinden iki nasip versin: Size, kendisiyle yol açacağınız bir ışık lütfetsin ve sizi affetsin. Allah Gafûr'dur, Rahîm'dir. (Hadid 26-28)
Ben kendimden sonra sizin aranızda iki değerli şey bırakıyorum: Biri Allah'ın kitabı, diğeri ise itretim (Soyum - Ehl-i Beytim) dir. Bunlar Kevserin (havuzun) başında benimle buluşuncaya kadar asla birbirlerinden ayrılmazlar. Benden sonra onlara nasıl davranacağınıza dikkat edin. Ey insanlar, onlara bir şey öğretmeye kalkışmayın. Çünkü onlar sizden daha alimdirler. (Hz.Muhammet)
Rehberimiz, sevdiğimiz, Allah'ın resulu nebiler nebisi, Hz.Muhammed Hak'ka yürümeden önce, sanki islamın, birinci derece akrabalarının ve halkın başına gelecekleri sezmiş ve uyarma görevini birkez daha yaparak, gözünü güç hırsı bürümüş Allah'tan korkmayanlara ve resulüne uymayanlara bu sözleri sarfetmiştir. Şimdi biz, bu üstün, temiz ve alim soydan nasıl yüz çeviririz ( ! ) Çevirirsek yoldan çıkanlardan, olmaz mıyız?
Allah'tan korkmayanlar yukarıdaki hadiste "itret" kelimesini farklı yorumlamışlar "hadistir-sünnettir" demişlerdir. Tüm kitaplara bu şekilde geçirmeye çalışmışlar, başarılı da olmuşlardır. Fakat gerçeği yinede, yok edememişlerdir.
İşte Allah'ın sözleri, işte resulünün sözleri. Birbirinin tıpatıp aynısı değil mi? Daha inkar edenlerden olup yolu değiştirmek isteyenlerin peşlerinden mi gideceksiniz ( ! ) Allah'tan korkun O'na ve resulüne kulak verin.
Peygamberler soyu, saf ve temizdir;
Rivayet 1;
Allah tarafından Hz.Adem'e ikinci eş olarak gönderilen, güzel mi güzel Huri kızı önce Havva ile karşılaşır. Havva onun Adem'e ikinci eş olarak gönderildiğini anlar ve o gün bu meseleyi halletmek için hazırlık yapmaya başlar. Akşama kadar süslenir, hazırlanır. Hz.Adem akşam eve geldiğinde karşısında daha da güzelleşmiş olan bir Havva bulur. Havva o gün bir başka güzeldir ve konuyu Huri kızından bahsetmeden, Hz.Adem'e açar. Kendisini hala sevip sevmediğini sorar. Hz. Adem'de onu hala çok sevdiğini ve ondan başka kimsenin kalbinde olmadığını, zaten dünya üzerinde ikisinden başka bir kimseninde bulunmadığını söyler. Havva ise "peki ya olsaydı" der. Hz.Adem'de olmadığını düşünerek "ondan başkasını sevmeyeceği sözünü verir". Havva bu söz üzerine rahatlar. Ertesi gün Hz.Adem Huri kızıyla karşılaşır ama Havva'ya verdiği söz aklına gelir. Dolayısıyla Huri kızını Hz.Şit ile evlendirir.
Rivayet 2;
Havva'nın her yıl, hep ikiz çocuğu olurmuş. Doğanlardan biri erkek, biri kız olurmuş. Yaşayan 36 ikiz (yani 72 millet) bir sonraki veya önceki ikizi olmayan kardeşleriyle evlenerek insan neslini çoğaltmışlardır. Adem ve ikinci eşi Hür'den olan Şit ise ikiz doğmamış, (73.Millet) diğer 39 kardeşi gibi tek doğmuş. Şit'in diğer erkekli, kızlı kardeşleri, yeryüzünde yaşamamış, göğe çekilmişler (bunlar Kırklardandır denmektedir). Şit ise Havva'nn ilk oğlu Kabil'in öldürdüğü Habil'in ikizi Iklıma ile evlendirilerek bu soyu sürdürmüş.
Yukarıdaki her iki alevi rivayetinde de Hz.Şit neslinin Huri kızından gelen saf bir soy olduğu ve peygamberlerin bu soydan geldiğini görüyoruz. Hz.Adem vefat edecegi zaman oğlu Hz.Şit'e: "Yavrum ! Bu alnında parlayan nur, son peygamber olan Hz.Muhammed'in nurudur. Bu nuru mü'min, temiz ve iffetli hanımlara teslim et ve oğluna da böyle vasiyette bulun" diye buyurdu. İşte bu soy Nuh peygambere kadar, babadan oğula, temiz bir şekilde gelmiştir. Burada antiparantez şunuda öğreniyoruz ki, sadece babadaki nur doğacak çocuğun nurlu doğmasında etkili değil. Anneninde temiz ve iffetli olması gerekiyor. Daha sonra Nuh peygamberin (anneleri ayrı) kızı Naci (Gürufu Naci) ve oğlu, Lem'in evliliklerinden doğan çocukları ile bu soy Muhammet peygambere kadar devam etmiştir. Hz.Muhammet ve Hz.Hatice'den olma kızı Hz.Fatma ve amca oğlu Hz.Ali'den olan 12 imamlar ve onlardan da Alevi Dedeleri soyundan, bu soy hâlâ devam etmektedir. Aynı soydan Hz.Muhammete kadar, sürekli peygamberler zuhur etmiştir. Son peygamberde, en iyi şekilde devam ettireceğini bildiği, bu soya "yolu" emanet etmiş ve Hakk'a yürümüştür. Fakat Hz.Muhammed'in dünyayı terkinden sonra onun soyuna karşı "islamız biz" diyenler tarafından (Muaviye, oğlu Yezit ve yoldan çıkmış sonraki Abbasi yöneticileri) yapılan kıyımlar aşikardır. Hz.Muhammed'in en başta belirttiğimiz isteği açık olarak gerçekleşmesede, bilenler tarafından devam ettirilerek, günümüze kadar ulaşmış, burada bile kelimelere dökülmüş, yine canlanmştır.
Lanet Yezit, babası Muaviyenin ölümünden sonra, Hz.Muhammet'in soyunu yoketmeye kesin kararını vermiştir. Kerbala denen yerde Hz.Muhammet'in soyundan 72+1 kişiyi katlediyor, dolayısıyla İslam sancağınıda alyor. Bu saf soydan sadece tek bir kişi kalıyor. Oda İmam Hüseyin oğlu İmam Zeynel Abidin'dir. Onunda hayatta kalması bir mucizedir aslında. Bu da Allah'ın emri olsa gerek. Kendisi çok küçük ve hasta olduğundan, birkaç kişininde yardımıyla, öldürülmekten son anda kurtuluyor. Bakımı için büyüyünceye kadar Yezit'in emri ile hıristiyan olan bir ailenin yanına veriliyor. Bu eylem ancak bu şekilde ona gerçekleri öğretmeyebiliriz düşüncesi ile yapılıyor. Ama onu alan kişi, hristiyan biri de olsa, ondaki nuru görüyor ve onu doğru bir şekilde yetiştiriyor. Belli bir yaşa gelince Yezit, İmam Zeynel Abidini alıp hapse atmak istiyor. Amacı Hz.Muhammet'in neslinin devam etmesini istememek ve İmam Zeynel Abidin ile son bulmasını sağlamaktı. Fakat yine bir mucize sonucu, yetiştiren ailenin şartıyla karşılaşıyor. O mübarek şahıs, beni ancak İmam Zeynel Abidin'in gardiyanı yaparsanız, onu size teslim ederim diyor. Yezit'de, adamın hala hıristiyan olduğunu düşünerek, bir zarar göremediği bu işe, olur diyor. Uzun lafın kısası, yıllarca hapis yatan İmam Zeynel Abidin, kendisini büyüten ve ona gardiyanlık yapan bu; dışta hıristiyan, içte islam olan kişinin kızından, neslini devam etmiştir. Her ne kadar, bu nesli Yezit gibi hala olmasını istemeyenler olsa bile... iletişim »
TÜRKİYE'deki KURAN ÇEVİRİLERİ ARASINDAKİ DÜŞÜNDÜRÜCÜ FARK ?
Ki o, çok soylu (kerim) bir elçinin sözüdür. (Hakka - 40) Bu ayetteki "soylu" kelimesini, diğer kuran tefsirlerinde "şerefli" olarak görmekteyiz. Halbuki Türk Dil Kurumu'nun sözlüğünde "kerim" kelimesinin ilk anlamı "soylu" olarak geçmektedir. Çoğu Kuran çeviricileri "kerim" kelimesinin neden ilk anlamı olan "soylu" kelimesini, Kuran çevirilerinde kullanmaktan ısrarla kaçmaktadırlar? Bu kurum ve kişilerin sayısı az değildir. Türkiye'deki 13 bilinen kuran çeviricisinden 9'u "kerim" kelimesini "şerefli" diye çevirmişlerdir. Bu kişi ve kurumlar peygamberimizin "soyundan" utanmaktadırlar mı? Yoksa bu üstün soyun bilinmesini istememektedirler mi? Burada sorulacak çok soru var aslında. Biz tüm iyi niyetimizle Dileyelim ki; bu kişiler bu çeviriyi bilmeden yapmış olsunlar. Ama 13 te 9 oranı düşündürücüdür. Bazı çeviricilerde (muhtemelen azabı çetin olan bir günden korkarak) "kerim" kelimesini Türkçe'ye çevirmeden olduğu gibi bırakmışlardır. Bu kurum ve kişileri aşağıda görmektesiniz. Allah hepinize doğru yolu gösteren bilgiler nasip etsin. Biz peygamberin şerefli bir kişi olduğunu elbette biliyoruz. Ama Allah bu ayette, Hz.Muhammet'in şerefinden çok soyu üzerinde durmaktadır. Yani peygamberin soyunun ezelden gelip ecele gideceğini vurgulamıştır. Ayrıca TDK sözlüğünde şeref ve soy kelimelerinin kesinlikle anlamdaş olmadığı da görülmektedir.
| Çeviriyi yapan | Hakka-40 |
| Abdülbaki Gölpınarlı | Kerim = Kerem |
| Ali Bulaç Meali | Kerim = Şerefli |
| Diyanet İşleri Meali | Kerim = Şerefli |
| Diyanet Vakfı Meali | Kerim = Şerefli |
| Edip Yüksel Meali | Kerim = Şerefli |
| Elmalılı Hamdi Yazır | Kerim = Şerefli |
| Ömer Nasuhi Bilmen | Kerim = Kerim |
| Muhammed Esed | Kerim = Şerefli |
| Suat Yıldırım | Kerim = Kerim |
| Süleyman Ateş Meali | Kerim = Değerli |
| Şaban Piriş Meali | Kerim = Şerefli |
| Ümit Şimşek Meali | Kerim = Şerefli |
| Yaşar Nuri Öztürk | Kerim = Soylu |
Yukarıdaki tabloda Hakka Suresi 40. ayetinde geçen "kerim" kelimesinin Türkçe karşılığı olarak "soylu" kelimesini kullanan çeviricinin sadece 1 tane olduğu görülmektedir. 3 kişininse (azabı çetin olan bir günden korkarak, diye düşünmekteyiz) bu kelimeyi Türkçe'ye çevirmeden orjinal haliyle bıraktığını görmekteyiz. Allah gerçeklerin üstünü örtmeyenlerden razı olsun diyelim. Zaten aynı surenin (Hakka) 44 ile 50 arası ayetleri Kuran'ın anlamını kaybettirenler için haklarında nelerin olacağını da bizlere açıkça söylemektedir. Bunuda bize Hz.Muhammet'i örnek vererek yapmaktadır ki o çok yüce bir peygamberdir. Umulur ki; Allah bu tip söz değiştiren insanlara da doğru yolu göstersin.
HADİD SURESİ
Eğer o, bazı lafları bizim sözlerimiz diye ortaya sürseydi, (44)
Yemin olsun, ondan sağ elini koparırdık. (45)
Sonra ondan can damarını mutlaka keserdik. (46)
Hiçbiriniz de bunu önleyemezdi. (47)
Ve şüphe yok ki Kur'an, çekinenlere öğüttür. (48)
İçinizde yalanlayanlar bulunduğunu şüphesiz bilmekteyiz. (49)
Şüphesiz o, kâfirler için büyük bir pişmanlık (iç yarası) ve karşılaşacakları (önlerine mutlaka çıkacak olan) kesin bir gerçektir. (50)
iletişim »
dönmem deme!
İki nur var kandil içinde
Elektronda döner çevresinde
Kaç nur var sayamadım daha
Döner tümüde insan bedeninde
amacımız eğitim
Hayat içindeki koşuşturmanın sanallığından ve monotonluğundan sıkılmış, canına can düşmüş, gerçeği arayan canlara, eğitimsel anlamda yardımcı olabilmektir? Geçmişi incelediğimizde, bu eğitimin insanımıza eskiden olduğu gibi, hayata atılmadan önce verilmiş olması, çok daha olumlu sonuçlar getirmektedir. Günümüzde geçmişe dönerek ismini ölümsüzleştirmiş bir çok ulu şahsın hayatını incelediğimizde, (ağaç yaşken eğilir, atasözümüzde olduğu gibi) bu eğitimi gençken bir şekilde almış olduğunu görmekteyiz. Çünkü insan aklı erdikten hemen sonra, varoluş amacını aramaya başlar. Aklına gelen tüm soruların cevabını bulamadığında, içinde yanan alev zamanla sönmeye başlar (ama asla tam anlamıyla sönmez) İşte bu sönük yanan ateştir, insanı yalan dünyada sürekli mutsuz eden. Bu eğitimi almış aileden gelen insanların çocukları, eğitim almamış ailenin çocuklarına göre daha bahtlıdır. Çünkü bu ilimden kendisi fayda bulduysa, çocuğunuda bu ışığa doğru yönlendirmekte ve onun ilimlenmesi yolunda önünü açmaktadır. Fakat son yüzyılımızda köylerden kentlere göçler olması nedeniyle, birçok alevi aile, şehir hayatının koşuşturmasına kapılmış ve bu sanallıktan kendini kurtarmayı başaramamıştır. Eğitimsiz kalan bu ailelerde, kendi çocuklarına bu eğitimi verememiş veya aldıramamıştır. Sonuç olarak önce bireylerden sonrada aileden başlayan bu yozlaşmanın, olumsuz sonuçları, yavaş yavaş su yüzüne çıkmaktadır. İnsan mutsuzdur. Kimdir? Neden bu dünyadadır? Nereye gidecektir? Bu ve bunun gibi, dünya gözümüzle görüp cevaplayamayağımız bir çok soru, insanın aklını sürekli meşgul etmektedir. Bu soruların asıl cevabı ise yanlızca can gözü açık insanlara nasip olmaktadır. Can gözleri kapalı şekilde ibadet edenler; yaptıkları ibadet miktarınca sevap, kötülük miktarınca günah kazandığını ve bu ikisinin tartılmasıyla Allah'ın onlar için hazırladığı cehennem veya ebedi cennete gireceklerini düşünmektedirler. Bu yöntem bize biraz "Al takke ver külah" atasözünü hatırlatmaktadır. Alevi inancında ise ibadet asla bu kadar basit değildir. Basit ibadetle gidilen yol sağlam olmayan ipe benzer. Hassas noktalarından anında kopar ve insanı felakete götürür. Bu yüzden ikrar vermiş ve bu yola girmiş insanlar, belli bir düzenle eğitime alınırlar. 4 kapı ve 40 makam geçerler. Bunları geçerken yapmaları gereken tüm ibadetlerini eksiksiz yaparlar. Herhangi bir yanlışlık yaptıklarında doğrudan bu dünyada ceza alırlar. Buna alevilikte düşkünlük denir. Düşkün insan, cezası süresince halkça dışlanır. Utancından halk içine çıkamaz duruma gelir. Toplu ibadete (Cem'e) alınmaz. Pişman olup önce kendince Allah'a yakarır, sonrada eğitimini devam ettirebilmek için eğitimi veren kişiye (mürşit) yakarır. Zaten özü sağlam olan kişiyi Allah kanatları altına bir şekilde yine alır. Düşkünlükten affedilmek çok zor ve çilelidir. Düşkünlükten kurtulan bir alevinin, tekrar aynı hatayı (günahı) yapması olasılığı çok azdır. Basit ibadet sisteminde ise insanın günahından kurtulması sadece tövbe etmesine bakar. İnsan günah işler tevbe eder bağışlanır. Sonuçta Allah'a ulaşmak alevilerce o kadar basit değildir, olamazda. Eğer böyle basit olsaydı, şu anda etrafımız erenlerden ve ulu kişilerden geçilmezdi. Kuran'da bahsi geçtiği gibi "Çok azınız müstesna" Bu tip insanlar sayılıdır. Dileğimiz odur ki, Allah bizleri de bu çok az insanlarla bir etsin.
Birde aleviliği "Hz. Ali'yi sevmek olarak" tanımlayanlar ve ben de Ali'yi seviyorum öyleyse Aleviyim diyenler var. Bu sözler şeytan sofrasında hazırlanmıştır ve buram buram çıkar kokmaktadır. Hem Ali'nin gizli ve açık düşmanlarını öveceksin; hemde ben de Aleviyim diyeceksiniz. Bu nasıl bir çelişkidir. Alevilikte böyle birşey yoktur. Çünkü Kuran'da "Allah'tan yüz çevirenlerden, sen de yüz çevir" diye emredilmektedir. Eğer Allah'a inancınız varsa bu ikiyüzlülüğü yapmayın, gelin vazgeçin böyle ucuz ve adi numaralardan. Allah göstermesin, cahil insanlarımız bu sözlere inanır, doğru sanabilirler (!)
Alevi olmak için ikrar vermek, mürşite bağlanmak, tüm Allah dostlarını dost, düşmanlarını düşman bilmek, onların açtığı yoldan gitmek ve yolun kurallarınca yolda ilerlemek gerekir. Öyle basitçe ben de Ali'yi seviyorum, öyleyse ben de aleviyim demekle olmaz bu işler. Biz gönülden çıkan sözlere itibar ederiz, dudaktan çıkan sözlere değil. Bu tip siyasi amaçlı sözlere, can gözü açık insanlar, asla itibar etmezler. Can gözüyle dünyaya ve olaylara bakan biz Aleviler, maskelerin arkasını elbetteki apaçık görmekteyiz. Bu tip insanlar yanlızca kendilerini kandırırlar da, Allah'ı ve insanları kandırıyorum sanırlar. Allah herşeyi görendir, işitendir.
Diğer önemli bir konuya da değinmeden geçemeyeceğiz. Çoğunlukla avrupada yaşayan gurbetçilerimizin hassas duygularını kullanmak isteyen ve "ALEVİLİK" adı altında oluşumlar kurarak, Alevilerin haklarını aradıklarını söyleyen, bir takım aslını bilmezlerinde, günümüzde yanlış yolda olduklarını görmekteyiz. Bu kuruluşların, kesinlikle kötü niyetle kurulmuş olacağını düşünmüyoruz. Şu örneklerle ne demek istediğimizi biraz açalım;
İbadetimiz olan semahı, düzenledikleri kültür faaliyetlerinde gösteri gibi sergilemeleri, ibadetin asıl anlamından çıkıp şekilciliğe yönelen bir alevilik yaratmaktadır. Bilmeyenler için kısaca semahın bir anlamından bahsedelim: Tıpkı Dünya'nın Güneş etrafında dönüşünü 1 yılda (365.25 günde) tamamlaması ve bu esnada Ay'ın da Dünya etrafında ve kendi etrafında 12 defa dönmesi, ve bu dönüşler esnasında Dünya ya arkasını (sırtını) hiç dönmemesi, hep ön yüzünü göstermesidir, semah.
Diğer yanlış düşünce ise, Şu an "hak arayışı" adı altında sergiledikleri bazı davranışların da ülkemiz içinde bölücülüğe yol açmasından da korku duyuyoruz. Bu tip arayışlar, dünyayı kontrolü altına alma çabasında olan, başta ABD'nin ve diğer Türkiye düşmanı devletlerin umutla beklediği eylemlerdir. Yıllar yılı aynı topraklar üzerinde kimi zaman iyi, kimi zaman kötü olsa da, bir şekilde yaşamış, Alevi ve diğer mezhep insanlarımızın arasına, nifak sokmak isteyenlerin ekmeğine yağ sürmektir. Sömürülen biz (hak-adalet) olsakta, her zaman bölücülüğün karşısında, birliğin (tek vücutluğun) yanında yer alacağız. Örneğin AKP hükümeti de Aleviler için bir adım atmış gibi davranarak, aslında tek olan milleti "bizler (Sunniler) ve Aleviler" diye bölmektedir. Fakat bunun adı birleştirmek konulmuştur. Birleşmenin tek bir ana unsuru vardır. Oda Allah düşmanlarından övgüyle söz etmemekten geçer. Biz ileride bunun gerçekleşeceğini biliyoruz. Nasıl ki; Hz.Ali, ve Hz.Hüseyin'in katliamlarının, Sünni kesim tarafının, şimdilerde yeni yeni anlaşılmış olması gibi; bazı Abbasi ve Osmanlı padişahlarının Alevi katliamında bulunmalarınıda ileride yanlış bulunacağını biliyoruz. Bu ne kadar erken yapılırsa tüm millet için o kadar hayırlı ve daha da birleştirici olur. Yapılmazsa tıpkı Sivas katliamında olduğu gibi Alevi kesiminin kanının dökülmesi olayları gelecektede görülebilir. Bizler işte bunu istemiyoruz. Başa gelen yönetim kim olursa olsun, doğruyu ve adaleti ortaya koymak için çaba göstermelidir. Bunu sadece sözleriyle değil eylemleriyle ispatlamalıdır. Ör. Sivas katliamını gerçekleştiren ön ve arka plandaki güçlerin, günümüzde nasıl cezalandırıldığı (veya cezalandırılmadığı ! ) şeffaflaştırılabilir. Daha başka, okullarda okutulan tarih ve din kitaplarında Alevi düşüncesine saygısız ve kinle yönetim yapan geçmiş yöneticileri övgüyle anmaktan vazgeçilebilir. Camilerde aleviler hakkında halkı olumlu yönde bilgilendirici vaazlar verilebilir. Aksini yapanlar cezalandırılabilir. Alevi olmayan halk işte o zaman Alevileri daha iyi anlar ve bizlere hak verirler. Bizim tek suçumuz (!) var o'da, Hz.Muhammet sevgisine Ehlibeytini severek ulaşmaya çalışmaktır. Sırf bu yüzden geçmişten günümüze kadar kim bilir kaç masumun kanı şu toprağa akmıştır. Dileğimiz odur ki 20.yy'de bile gördüğümüz bu vahşi olayları, 2000'li yıllardan sonra bir daha görmeyiz. Tek bir insanı öldüren, tüm insanlığı öldürmüştür. Tek bir insanı sevindiren, tüm insanlığı sevindirmiş gibidir.
Sonuç itibariyle şunları söyleyebiliriz. Dinimizin veya inandığımız şeylerin adı her medeniyette farklı farklı olabilir. Bu; Amerika, Avrupa ve İsrail'de Hristiyanlık'tır, Yahudilik'tir veya Musevilik'tir. Çin'de, Japonya'da, Hindistan'da Budistlik, Putperestlik veya Ateistlik bile olabilir. Türkiye ve diğer müslüman ülkelerde de İslam diye geçmektedir. Tüm bu dinler doğruyu yapmamız için bir şeylere inanmamızı söyler. Ama hepsinin ortak bir yanı vardır ki, inanılan bu şey uğrunda yaptığımız eylemlerin doğruluk, dürüstlük ve barışı emrediyor olmasıdır. Şayet bu eylemi kendi dış benliğimiz (arzularımız, kişisel çıkarlarımız) için yaparsak doğru yolda değilizdir. Fakat öz benliğimiz için yapıyorsak (kişisel ve arzusal olmayan, insanlığın fayda bulması için) işte o zaman doğru yoldayızdır. Allah tüm bu medeniyetlere zamanında elçilerini göndermiş ve hep aynı şeyi emretmiştir. "İlahınızın (Allah'ın) dışında ilahlar edinmeyin" demiştir. Kuran bu emri hemen hemen her ayetinde belirtmektedir. Mutlaka diğer kutsal kitaplarda buna benzer emirler vardır. Burada çoğunuzun aklına "Allah'ın dışındaki ilahlar" kelimelerinden PUTLARIN kasdedildiği gelebilir. Ama hemen söyleyelim yanılıyor olabilirsiniz. Çünkü başka bir Kuran ayetinde "İĞRETİ ARZUSUNU İLAH EDİNEN KİŞİYİ GÖRDÜN MÜ?" (Furkan-43) denilmekte ve insanın nefsi için yaptığı eylemlerin, aslında edindiği sanal ilahlar olduğu açıkça belirtilmektedir. Şimdi size soruyorum. Allah'ın dışında ilahlarınız var mı? yoksa yok mu? Bunu iyice düşünelim. Kuran, "çok az bir kesim hariç, herkesin var" diyor. Hem de DİN, DİL, IRK ayırmadan.
Bu noktadan sonra, başkalarının dinlerimi üstün, yoksa bizim dinimiz mi üstün? tartışmasını bir kenara bırakıp, neden biz böyle BENCİLİZ diye kendi kendimize sormalıyız. Tüm dinler, inanışlar Allah'ındır ve bunların hepsi eninde sonunda Allah'a çıkacaktır. Tek olan ilah, tanrı, kendisine son isim olarak ALLAH'ı seçmiştir. Tüm bölünmelerin ardında dinler ve inanışlar değil, insanoğlunun sonu gelmez arzu, istek ve çıkarları yatmaktadır. İşte bu yüzden her dinin 1 numaralı değişmez kuralı Tanrısına koşulsuz inanılmasıdır. Ondan başka tanrılar edinilmemesini istemektir. Ama biz arzulu, nefisli ve kişisel çıkarlarımızı düşünen bencil insanlar olarak, ne yapıyoruz? Allah'ı kendi özümüzden uzaklaştırıp, O'nun hemencecik yanından bu isteklerimizin bizi yönetmesine izin veriyor ve neticede birbirimize çok büyük zararlar veriyoruz. Aralarımıza (hiçbir zaman bizim olamacak dünyamız için) sınırlar çiziyor, bölünüyoruz, savaşıyoruz, kan döküyoruz. Kazanan kim, insanlık mı? HAYIR. Kaybeden insanlık. İşin kötü yanı bizi hayvanlardan ayıran bir aklımızın olmasına rağmen, birbirimizin kanını, hayvanlar gibi hayatımızı devam ettirmek için değil de, kişisel çıkarlarımız için (zevk için) döküyor olmamız çok garip. Dışarıdan bir bakışla insanoğlunun şu halini kim görse, "ne kadar APTALLAR" demekten başka bir söz gelmez içinden herhalde.
İşte biz Aleviler, kimlerin kişisel çıkarları için değil de, kamu yararı için çalışıp didindiğini, bu sebeplerden dolayı çabuk farkeden bir toplumuz. Bizim tek farklılığımız işte buradan gelmektedir.
Bizler bu yüzden Atatürk'ün çizdiği yoldan da hiç bir zaman çıkmayacağız. Üzerinde yaşadığımız kutsal toprakları, şehitlerimizin ve Rica-ül Gayb erenlerimizin yardımlarıyla almış olduğumuz bilinciyle, korumak ve kollamak bizim her zaman birinci görevimiz olacaktır. Hacı Bektaş-ı Veli'miz bir sözünde "Nebîler (uyarıcılar), Velîler (koruyucular), insanlığa Allah'ın HEDİYESİDİR." demiştir. İşte Atatürk'ümüz de Türkiye'mizi kişisel çıkarları olan düşmanlardan kurtararak, halkı korumuştur. O'nun korumalığı kurduğu düzenleri hâlâ da devam etmektedir. O bize bu yüzden Allah'ın bir hediyesidir. Kim ki Allah'ın hediyesini almaz ve ona sahip çıkmazsa, Allah'ın yanında da yer alamaz.
Sağlık, sevgi, barış ve ilim dolu bir dünya dileğiyle... (KULNET - 070316)
^ yukarı ^ iletişim »
