BU YOL; ATEŞTEN GÖMLEK, DEMİRDEN LEBLEBİDİR.
YOLA GİRMEYE KARAR VERMEDEN ÖNCE, BİR KEZ DAHA DÜŞÜN.
4 Dört Kapı 40 Kırk Makam
| ŞERİAT | TARİKAT | MARİFET | HAKİKAT | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
![]() |
![]() |
![]() |
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
| 4 Dört Kapı 40 Kırk Makam Hakkında kısaca bilgi;
Anadolu Aleviliği inanç ve yaşam biçimi olarak binlerce yıldan beri varlığını sürdürerek bugünlere kadar gelmiştir. İnancın özünde değil, fakat geleneksel yaşamda her dönemin kendine özgü değişim ve dönüşümlerini yaşamış; oradan edindiği değerleri kendi öz değerine katarak ilerlemiştir. Bundan dolayı, özünü ve yaşam biçimini anlamadan tam bir tahlilini yazmak olası değildir. Günümüzde Alevilikle ilgili tartışmaların, sonunda, İslam içi mi yoksa İslam dışı mı gibi tartışmalarla, önü kilitlenmek istendi. Biz bunun aşılacağından umutluyuz. Binlerce yılın bilgelik öğretisi ve yaşam tarzı, öyle kolay kolay yitip gitmeyecek kadar, sağlam temeller üzerine inşaa edilmiştir. Aleviliğin doğru düzgün bir tanımının henüz yapılamamış olması bunun delilidir. Kimilerine göre, Alevilik İslam’ın özüdür. Oysa, bu tanımlamaların her birinin kendine özgü bir dayanağı olsa da, son tahlilde, her görüşü çürütecek tezler ileri sürmek mümkündür. Aslında bu durum, tasavvufta sık kullanılan "Fillerle körler" hikayesine çok benzemektedir. Hikaye şöyledir: Bir odanın ortasına bir fil koyarlar ve körlere, bunun ne olduğunu tanımlamaları söylenir. Eller nereye dokunursa cevap da ona göre değişir. Kimi, bacaklarına dokunur, “sütün”, der, kimi sırtına dokunur, “taht” der, kimi hortumuna dokunur, “süpürge” der. Şüphesiz ki, dokundukları varlık bunlardan hiç biri değildir. Lakin verilen cevaplar dokunulan yerin benzetildiği nesneye de uyar. Ama yine de, dokundukları varlık taht, süpürge, sütun.... değildir. Alevilikle ilgili tanımlamalar da buna benzemektedir. Tasavvuf açısından bakarsak, bu verilen cevaplar çeşitli açılardan Aleviliğin görünen suretleridir. Fakat, bir bütünlük içerisinde ele almayınca doğru bir Alevilik tanımı ortaya çıkmaz. Alevi ismi de diğer isimler gibi, bize tabi ki sonradan verilmiştir. Bizim için isim, sadece bir semboldür. Asıl öz ise ismin arkasında yatmaktadır ki bunların hepsinin temeli aynıdır. Caferi, Kızılbaş, Bektaşi, Alevi, Tahtacı bu isimler bazılarıdır. Bizler Kaul-u Bela dan beri Allah’a “inandık” diyenlerdeniz. Şeytanın yaptığı gibi “o benden üstün olamaz” diyerek isyan edenlerden değiliz. Allah’ın varlığına, birliğine, büyüklüğüne her zaman, her dönemde ve her peygamberin zamanında inanmışızdır. Peygamberlerin soyunu bilip, onları ilk destekleyenlerden olmuşuzdur. Şu anda bile peygamberlerin soyu, Alevi Dedelerimiz aracılığıyla devam etmektedir. Hiçbir zaman Allah’tan üstün başka bir varlık bilmemişizdir. Puta tapmamışız. Bu yüzdendir ki bizlere, kimi kesimler tarafından, çeşit çeşit isimler takılmıştır. Varsın isimlerimiz dönem dönem değişsin ama özümüz değişmeyecektir. Aleviliğin temel mayası tasavvufi ve mistik yaşantıya dayanır. Bunu da bize, bir bilgelik, esenlik ve içsel aydınlanma yolu olan "Dört Kapı Kırk Makam" öğretisi anlatmaktadır. Temel maya burada yatmaktadır. Alevi inanç ve öğretisinin bu yanıyla tanınması için harcanan çabanın bir ürünü olarak ortaya çıkan bu yazımız, makamları ayrı ayrı ele almak yerine, onları menkıbeler eşliğinde anlatmayı yeğledi. Hz. Ali’nin: "Her kap kendi hacmince su alır" sözünden hareketle, biz de kendi dilimizin döndüğünce, algıladığımız oranda anlatmaya çalıştık. Umarız canlara faydalı olur. Menkıbelere özel önem verdiğimiz için bundan sonraki bölümde de geniş yer vereceğiz. Nedenine gelince... Menkıbelerin özelliği, çeşitli mertebelerin katlı anlamlarını içeren, Zen Koan’larına benzemesidir. Kişi, kendi algı, kavrama ve bilgelik düzeyine göre onun iç anlamını anlar. Bu nedenle menkıbeler tıpkı Zen koanları gibi her mertebenin insanına hitap eder. Sadece sosyolojik ve folklorik, yani zahiri yanına bakılarak onun tanımlanması, bizleri yanıltır ve gerçeğine ulaşmamızı engeller. Ulus, millet, din, ideoloji gibi sıradan ve izafi kavramlara sürükler. Bunlar da, kapitalist sistemin 19.yüzyıldan kalma, eskimiş ve Alevilikle kıyasladığımızda, ancak, zahiri kalan, başka kültürün geçici değerleridir. Oysa, Aleviliğin kültürel ve geleneksel değerleri (zahiri yanı) bunlardan daha insancıl, paylaşımcı ve dayanışmacıdır. Örneğin, Cem, semah, gülbank, musahiplik, kirvelik, hangi yönden bakılırsa bakılsın, daha insancıl (hümanist) değerler olduğu anlaşılır. Bu yüzden bunların anlamları yeniden keşfedilmelidir, diyoruz. Alevi gelenek ve göreneklerinin Zahiri yanı (dış görünümü) doğru kavrandığında, onların temelinde, Batıniliğin (içselliğin) yattığı anlaşılır. Aleviliği birçok inanç ve dinden ayıran şeylerden biri de, Aleviliğin tabuları kabul etmeyişi ve bu nedenle de önünün daima açık olmasıdır. Bulunduğu çağın güzelliklerini bünyesinde toplayarak, daima yoluna devam etmiş ve sayısız inanç ve kültürden insanı çatısı altında toplamıştır. Alevi inanç ve felsefesi, bu çağda da, bir yaşam biçimi olarak varlığını koruyabilir ve içinde yaşadığı dünya kültürleri içerisinde bir alternatif olma özelliğini sürdürebilir.
KAPILARI İNCELEMEK İÇİN TIKLAYINIZ » |
||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||




