Hak-Muhammet-Ali
ŞERİAT TARİKAT MARİFET HAKİKAT
Şeriat Kapısı Tarikat Kapısı Marifet Kapısı Hakikat Kapısı
ŞERİAT KAPISI EĞİTİMİ (Dört Kapı Kırk Makamda)
BİLİRMİSİN ŞER NEDİR?
NEDEN ATMAN GEREKİR?
ATARSAN İÇİNDEKİ ŞER'Rİ
OLURSUN BİR TARİKAT ERİ

Şeriat kelimesi dilimize Arapça’dan geçmiş bir kelimedir. Bu yüzden, daha çok Arapça’da kullanıldığı anlamıyla tanınır. Oysa, Aleviliğin tasavvuf öğretisine göre şeriat, bambaşka bir anlama gelir. Şimdi bu iki anlamı da biraz açmak gerekir. Zira yeterince bilinmediğini gördük. Çoğunlukla şeriat kavramı dar anlamıyla bilinmektedir.

Önce dar anlamdaki şeriatı açıklayalım:

Dar Anlamda Şeriat: Ortodoks yani Şii ve Sünni İslam anlayışının toplumsal alandaki dini ve hukuki icraatlarının tümüne denir. İslam’ın her iki büyük mezhebinde de şeriatın aynı şekilde anlaşılmasının nedeni, ortak bir oluşum süreçlerini yaşamış olmalarından ileri gelir. Dar anlamdaki şeriatın temel özelliğini anlamak için Ortodoks İslam’ın oluşum sürecine bir bakalım:

Hz. Muhammed insanlığa evrensel ilahi mesajı getirmeden önce Arap toplumu sert bir kabile geleneği yaşamaktaydı. Kervan basmalar, soygunlar, talanlar, yağmalar, köle ticareti sıradan bir olay gibi Bedevi-Arap toplumunun gündelik hayatını belirlemekteydi. Çok tanrıcılık ve putlara tapma geleneği sadece Mekke ve Medine’de değil bütün Araplarda yaygın bir gelenekti. Peygamber böylesi bir ortamda zuhur etti. İçinden geldiği toplumu kökten değiştirmek için insanların sadece ruh dünyalarına değil onların toplumsal dünyalarına da seslendi. Adeta Arap çöllerinde yeni bir medeniyete öncülük etti. Büyük reformları hayata geçirdi. Fakat peygamberin hakka yürüyüşünden sonra eski gelenekler tekrar canlanmış ve yeni ile eski olanın sentezi ortaya çıkmıştır.

Bu sentez çok geçmeden Muaviye ve oğlu Yezid’in ve sonraki yoldan çıkmış Abbasi iktidarını doğurmuştur. Muaviye devrinde İslam’ın temel kitabı olan Kuran yazımı son şeklini almış, İslam tarihinde yeni bir devir olan Emeviler devri başlamıştır. Bu gün bir buçuk milyardan fazla Müslüman’ın bağlı olduğu dinin inanç içerikli geleneklerinin temeli, Emeviler devrinde atılmış, yoldan çıkmış Abbasiler devrinde iyice oturmuştur.. Buna Ortodoks İslam’da diyebiliriz.

Bir çeşit dini-geleneksel hukuk (fıkıh) diyebileceğimiz şeriat, İslam devletlerinde bugün de temel anayasa olarak işlev görmektedir. İslam’ın beş şartı veya imanın şartları, şeriat açısından İslam dininin bir tarifidir. Oruç, Namaz, Zekat, Hac, Kelimeyi Şahadet gibi dini vecibeleri dinin temel direği olarak görürler. Arap toplumunun örf ve adetleriyle şekillenmiş olan islam şeriatı sadece hırsızlığı, zinayı, gıybeti değil Allah’a inanmamayı, şeriat buyruklarına karşı gelmeyi de büyük suç ve günahlar arasında görür. Şeriat hükümlerine göre suçlulara verilen cezalar el kesmekten, taşlayarak öldürmeye kadar uzanmaktadır. Şeriat, dar anlamda budur işte. Şimdi de, şeriatın Alevi öğretisindeki yerine bakalım:

Geniş Anlamda Şeriat: Anadolu Erenlerinin büyük evliyası olan Hünkar Hacı Bektaşi Veli’nin temel öğretisi “Dört Kapı Kırk Makam” felsefesine göre şeriat; Şii yada Sünni İslam’da kullanılan anlamından başka bir manada kullanılır. Biz buna ‘geniş anlamda şeriat, veya tasavvuf açısından Şeriat da diyebiliriz. Alevilikteki şeriata bakış açısıyla, Ortodoks İslam’ın bakış açısı, tamamen bir birine zıttır. Bu iki bakış açısı arasındaki fark, şeriatla tasavvuf arasındaki fark kadar büyüktür. Burada, kültürler arası fark kadar, tarihsel farklılıklar da önemli rol oynamaktadır.

Büyük Alevi ozanı Yunus Emre bir nefesinde şöyle söylemekte ve şeriatın çift anlamını dile getirmektedir. ‘Şeriat var şeriattan içeri’.

Bir aydınlanma ve kâmil insan olma yolu olan “Dört kapı kırk makam”ın kurucusu Hacı Bektaşi Veli’ye göre şeriat; “Bir anadan doğmaktır”. Şimdi bu sembol diliyle söylenmiş bu sözü yorumlamaya çalışalım:

Her canlı doğum yoluyla zahir dünyaya gelir ve yaşamına dünyada devam eder. İnsan gibi diğer canlılar da doğdukları tabiatı bütün özellikleriyle beraber hazır bulurlar. İnsanlar ise kendileri seçmeksizin bir toplumda doğarlar ve o toplumun kültürel, ulusal, ananevi, geleneksel özelliklerini devralırlar. Milliyet, ırk, cins, dil, din hatta deri rengi gibi daha bir çok farklılıklar işte doğumla gelen bu aşamada bireyin hayatına girer ve onun bir parçası haline gelir. Birey artık kendini bu kapıda toplumdan devraldığı şekilsel farklılıklarla tanımlamaya başlar. Eğer, Hindistan’da doğmuş Hintli, Çin’de doğmuşsa Çinli, Afrika’da doğmuşsa Afrikalı, kutuplarda doğmuşsa Eskimo olarak kendini görür. Sadece kültür ve gelenek içinde yaşamaz, aynı zamanda o gelenek ve kültürün sorunlarını, görevlerini ve yaşam biçimini devralır. Örneğin, birey kan davasının olduğu bir ailede dünyaya gelirse, otomatikman kendiside bu meseleye tabii edilir. Kendi iradesi dışında gelişen bu olay, bir müddet sonra, kendi meselesi olmaya başlar.

Dünyaya ve kendimize dair ilk düşüncemizin oluşum sürecinde içinde bulunduğumuz toplumsal yaşam, gelenekler, örf ve adetler çok önemli bir rol oynarlar.

İnsanlar fiziksel açıdan olgunluğa erebilmesi için, çeşitli evrelerden geçerler. Bebeklik, çocukluk, ergenlik, gençlik, olgunluk vs... bu evrelerde insan birbirinden farklı özellikler ve olgularla karşılaşır. Kendini bekleyen bu süreçleri yaşar, bunun sonucunda da kendine göre dünyaya ve yaşama yönelik bir tutum ve düşünce geliştirir. Daha önce dediğimiz gibi burada toplumsal olgular önemli bir rol oynar.

Şeriat kapısı, toplumsal şartlanmaların en yoğun olduğu ve doğumla birlikte gelen insanın kendi özüne en yabancı kaldığı devirdir. Dünya yaşantısında olduğu kadar tanrı anlayışında da bir yüzeysellik ve şirk görülmektedir. Buna gizli şirk’te denir. Fakat, şeriat ehli bunun farkında değildir. Tanrı ona göre yerde yada gökte bulunmaktadır. İnsanlara oradan buyruklar yağdırmaktadır. Ölümden sonra sevap çoksa yani gökteki tanrının yağdırdıkları emirlere içtenlike itaat etmişse, hurilerle dolu cennete; günahları çoksa, cayır cayır yanacağı cehenneme gideceğine inanır.

Milliyetçilik, ırkçılık, cins ayrımı, ideolojik bakış, kısacası insan ayrımlarının ve savaşların olduğu şeriat kapısı sadece toplumsal alandaki sorunları yaratmaz, aynı zamanda bireysel yaşamı da tehlikeye düşürür. Çünkü, bir varlık olarak insanın en önemli yanlarından biri toplumsal bir yanının olmasıdır.

Dünya üzerindeki her toplumun, kendine göre bir şeriat şekli vardır. Musa şeriatı, Ortodoks İslam şeriatı, İsa’nın şeriatı gibi...

Kültür ve geleneklerin oluşturduğu yaşam biçimini de şeriata benzetirsek, toplumların sayısı kadar, şeriat yaşantısı vardır. İlkel toplumlardan gelişmiş toplumlara kadar bu böyledir.

Şimdi de Alevi toplumunun şeriat anlayışına bakalım: Bilindiği gibi, her toplum kendi içinde toplumsal yaşamı imkanlı kılabilmek için, bir adalet mekanizması geliştirmiştir. Hukuk kuralları, toplumdan topluma farklılıklar içerir. En esneğinden, en katı kurallara kadar uzanır. Modern toplumlarda ise adaleti hukuk sistemi ve mahkemeler sağlar. Alevilikte ise halk mahkemeleri adını da vereceğimiz Cem’ler vasıtasıyla toplumsal adalet sağlanır. Cem’de yargılama olayı ise Cem’in uygulamalarından sadece birisidir. Paylaşım, bölüşüm, yargının, beraberliğin en güzel örneği olan Cem’ler, aynı zamanda, adalet sisteminin en gelişmiş örneklerinden biridir. Diğer adalet anlayışlarından amaç olarak ayrılır. Diğer sistemlerde amaç suçluyu cezalandırmak iken, Alevi hukukunda amaç, kişiyi irşad (gafletten uyandırıp, hakikati gösterebilme) ederek işlediği suçu bir daha işlememesini sağlamaktır. Yani suça sebebiyet veren şartları ortadan kaldırmak, bireyi topluma kazanmak, irşat ederek onu aydınlatmak, ve toplumsal yanını güçlendirerek, sıhhatli bir benliğe ulaştırabilmektir. Tüm bu adaletide, kesinlikle ortatoks sistemler gibi el kesme, bacak kesme, Allah'ın verdiği canı alma gibi yaptırımlar uygulamadan sağlamaya çalışır. Alevilikteki şeriat, çok insalcıl (hümanist) bir sistem olarak karşımıza çıkar.

Alevi gelenek ve göreneklerini ve Alevi şeriatını incelediğimizde temelinde tasavvuf ve bilgelik yattığını görürüz. Cem ayini, Musahiplik (kişilerin kardeş olması), tevella teberra (Allah için, haklıdan yana, haksızlığa karşı durmak), Semah (her şeyin durmayıp Allah’ı zikrettiği gibi zikretmek), ocakların ulularının ziyareti, matem yası (Allah için canını verenleri anmak), lokma dağıtmak gibi şeyler bunun açık örnekleridir.

Alevilik bir tasavvuf yolu olduğu için her kavramın ve bu kavramla dile getirilen fiilin birden çok anlamı vardır. Bu katlı anlamlar kişinin ruhi açıdan olgunluk mertebesine göre birden değil, zamanla ve ilimle açığa çıkar, zihin dünyasında belirir. Örneğin bir arı, şeriat kapısındayken, sıradan bal yapan bir böcektir, tarikat kapısındayken, arılıktan çıkar ve onun insanın, doğanın ve Allah’ın hizmetinde çalışan bir varlık olduğu belirir, mağrifet kapısında, ise arının neden sürekli bal yapan bir varlık olduğu anlaşılır ve ders alınır, hakikat kapısında ise arı kalmamış, arı, insan, doğa ve yaratıcı bir olmuştur.

Yunus Emre bu kapının (şeriat) insanına ışık tutmak maksadıyla şöyle demektedir: Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi. Mal da yalan, mülk ta yalan, Var biraz da sen oyalan.

Şeriat kapısındaki bir insan kendisine düşünce olarak ne verilmişse onu alır. Varlığı şekilden ibaret sanır. Yüzeysel algılar, şekiller ve renklerin gerisindeki özü göremez. Algı dünyası beş duyu organının sınırlarını aşmaz. Ne duygu ve ruh yönünden ne de bilgi yönünden bir olgunluğa ermemiştir. Sufiler buna ‘Hayvan-ı natık’ yani konuşan hayvan demişlerdir. Burada bir küçümseme yoktur. Aksine Kâmil İnsan’la, Ham insan arasındaki farkı dile getirmektedir. Başka bir örnek verecek olursak; gözleri doğuştan amâ (kör) olan insanın algıladığı dünya ile gözleri gören insanın algıladığı dünya kadar farklıdır. Şeriat kapısındaki insanın henüz can gözü açılmamıştır; henüz öyle bir gözünün olduğunun da farkında değildir.

Kişinin dünya içinde karşılaştığı olaylar, yaşadığı tecrübeler, ya da karşılaştığı kişiler şeriat kapısındaki kişinin olgunlaşmasına yol açar. Kişi, şeriatın yetersizliğini ve darlığını anlar sonunda.

Hayatın anlamını ve kendi varlık sebebi üzerinde derinden derine düşünmeye başlayan şeriat ehli, zahiri dünyanın kendisini tatmin etmediğini anlar. Artık şeriat elbisesi kendisine dar gelmeye başlar. O, görünen ve beş duyu organıyla algılanan dünyanın kısıtlılığını ve sınırlarını anlar. Görünenin arkasındaki görünmeyeni, dışı değil içi, şekli değil özü aramaya başlar. Ancak nerden başlaması gerektiğini bilemez.

Tasavvufa göre kendi kendine irşad olmak, yani manevi ve ruhi açıdan aydınlanmak çok zordur. Bu tıpkı kör bir insanın, kendi karanlığında yol almasına benzer. Yolu eline aldığı bir sopa ile de aşabilir, koluna taktığı bir gören ile de. Hangisi hızlı götüreceği aşikardır. Bir ustaya yani pire bağlanması en doğru ve emin yoldur. Pirin temel özelliği irşad edici olmasıdır. Sadece can gözündeki perdenin kalkmış olması yeterli değildir. İrşad edebilmek, yani ona hakikati tattırmak, özel bir kabiliyet ister.

Hacı Bektaşi Veli bir sözünde "ilimle gidilmeyen yolun sonu karanlıktır" der. Başka bir sözünde mürşidi, yani irşad ediciyi tanımlarken şöyle der. "Mürşit ilimdir". Fakat bu ilim, bilim gibi okuyarak elde edilmez. İçsel ve ruhi yaşantı vasıtasıyla elde edilen bilgidir. Yani insanda iki çeşit göz vardır. Normal gözlerle okuyarak öğrendiklerimiz, bilimdir. Bilimden öğrendiklerimizi can gözümüzle yorumlayarak, beynimizde oluşturabilmek ise ilimdir. Bilim okuduğumuz anda beynimizde canlanandır. İlim ise daha sonradan düşünerek beynimizde görünendir.

Şeriat kapısındaki kişi aradığı soruların cevabını bulmak ve aydınlığa giden yolu aralamak için kendisine bir pir (pirini) bulur. Şeriat kapısındaki kişi ruhi dünyası, henüz karanlıkta olduğu için kendisine uygun bir pir seçmekte zorlanacaktır. Ancak pirlik makamına gelmiş bir usta kendisine gelen her talibi irşad edebilme yeteneğine sahiptir.

Bu arayışlar süresinde yeterli çabayı ve azmi gösterirse kişi, eninde sonunda kendisine uygun bir yol gösterici usta-pir bulur.

Bu aşamada, kişi şeriatı yavaş yavaş aşarken kendisini tarikat makamına doğru ilerlemiş olarak bulur. Hakka erişmenin yolunun, ancak köklü bir ruhi tekamülden geçtiği gerçeğini, idrak etmeye başlar. Kendisi için artık yeni bir doğumun başlamak üzere olduğunu anlar. Daha önceki doğumu ‘kan bağı vasıtasıyla doğmak’ olarak görür ve bu dünyadaki ikinci doğumun manevi-ruhi bir doğum olacağının bilincine varır. Ve sonu gelmez ruhi yolculuklarda ve içsel yaşantıda kendisine yol gösterecek olan bir usta aramaya başlar.

ŞERİAT TARİKAT MARİFET HAKİKAT
Şeriat Kapısı Tarikat Kapısı Marifet Kapısı Hakikat Kapısı
TARKİAT KAPISI EĞİTİMİ (Dört Kapı Kırk Makamda)
TARİKATA HOŞ GELDİN
NİYE BÖYLE BOŞ GELDİN
HADİ BİRAZ DOLDURALIM
OL MAĞRİFETE GEÇERSİN

Dört Kapı Kırk Makam inanç ve felsefesinde ruhsal tekamülün ikinci kapısı olan Tarikat Kapısı, Hacı Bektaşi Veli’nin deyimiyle "ikrar verip bir yola girme" kapısıdır. Bu kapıda yola girmek için pir talibi olgunluk derecesini ölçmek için bir imtihana tabii tutar. Bu imtihan çeşitli biçimlerde olabilir. Kişi bu imtihanı başarırsa, o zaman tarikata (yola) alınır. Bu imtihan çeşitlerinden bir kaç örnek verelim:

Yakın çağda yaşamış Alevi bilgelerinden Meluli, Bektaşi tarikatına girmek ister. Kendisine tabi kılınan imtihan şöyledir: Yakın bir köye gidip orada anadan üryan soyunarak, kendi köyüne kadar yürümesi istenir. Bu imtihanla Meluli’nin toplumsal baskıları ve horlanmayı ne oranda aştığını; ahlak anlayışının ne olduğunu bilmek isterler. Meluli tarikata girmek için kendisinden isteneni yapar. Meluli’deki bu cesareti gören Bektaşi dervişleri hemen Meluli’yi yarı yolda karşılar ve kendisine yeni elbiseler verirler.

Bağdat şehrinin valisi olan Cüneydi Bağdadi, gençlik yıllarında tarikata girmek ve bir yola bağlanmak ister. Ustası Şibli, yola girmek için valiliği bırakıp, Bağdat sokaklarında dilencilik yapmayı göze alıp alamayacağını söyler. Cüneydi Bağdadi bunu kabul eder ve eski yaşantısına dair ne varsa hepsini terk etmeye hazır olduğunu ispat eder. Bağdadi’ye piri Şibli tarafından önerilen ve bir çeşit imtihan niteliğinde olan bu öneriden maksat, Bağdadi’nin valilik yaptığı yıllarda edinmiş olduğu büyüklük hırsını (nefsini) törpülemektir.
Tarikat piri tarikata bağlanmak isteyen talibi çoğunlukla sözlü olarak ta uyarır.”Gelme gelme, gelirsen dönme, gelenin malı dönenin canı‚ Bu yol ateşten gömlek, demirden leblebidir, bu yola girmeye karar vermeden önce bir daha düşün‘, derler.
Hacı Bektaşi Veli bu yolun ne denli zor ve çileli olduğunu, her kişinin değil, er kişinin sürebileceğini söyler. Yolun (tarikatın) inceliğini şöyle anlatır: "Yolumuz barış, dostluk ve kardeşlik yoludur. İçinde kin, kibir, kıskançlık, ikicilik gibi huyu olanlar bu yola gelmesinler" der.

Tarikat kapısının özelliklerinden biri de bu kapıda ikrar verip musahip (ahiret ve yol kardeşi) tutulmasıdır. Musahip evli ve yola girmek isteyen çiftler arasında olur. Yine geleneksel olarak pir, mürşidin ve rehberin de yardımcı olduğu bir ayin eşliğinde yapılır. Yola girenlere pir yolun duasını verirken, diğer yandan da onlara öğüt verir. OnlarıkKâmil ve olgun insan olma yolunda manevi yönden hazırlar. Cemiyet içerisinde olgun ve örnek insan olma yolunda ilerler.

İkinci önemli özelliği ise ‚ mürşidi kâmile yani ustasına kendi rızalığıyla teslim olması ve ser (baş-kafa) verip tarikat sırlarını kimseye vermemesi, sağlam bir tarikat disiplini elde etmesidir.

Tarikata giren insanın kendini ve tarikatını dışardan gelecek her türlü tehlikeye karşı koruyabilmesi için, gerektiğinde nasıl takkiye etmesi (saklama’sı) gerektiğini öğrenir.
Alevi tarikat geleneğinde düşünce ve inancını yeri geldiğinde takkiye etmenin iki önemli gerekçesi vardır: Toplumsal yaşamda kendilerini dış düşmanlardan korumak, onların saldırı ve baskılarını aza indirgemek ve her mertebenin bilgisini her insana söylememek, bu vesileyle, taşıyamayacağı bilgi yükünü o insana yüklememektir.

Tarikat Kapısı, ikrar ve musahip tutma kapsı demiştik. Musahipler, hayatın her alanında bir birinin yardımına koşar ve çıktıları ortak yolculukta birbirinin aynası olurlar. Bir çeşit ailesel komin (yardımcı) anlamına da gelen musahiplik, dayanışmanın, yardımlaşmanın ve bölüşümcülüğün en güzel örneğidir. Ünlü mutasavvıf Şeyh Bedreddin’in dediği gibi, Musahiplikte "Yârın yanağından gayri, her şey ortaktır". Sevinçleri, mutlulukları, güzellikleri olduğu kadar; acıları, zorlukları da paylaşırlar. Musahipler birbirinin çocuklarını kendi çocuklarından ayrı tutmaz. Alevi geleneğinde bunun sayısız örneği vardır. Şayet musahiplerden biri hakka yürürse, diğer musahip, onun çocuklarının ve ailesinin geçimini üstlenir.

Anadolu Alevi geleneğinin dışında musahip tutmadan da tarikat kapısına gelmek mümkündür.

Tarikat kapısını, bir kendini arama, özünü bulma, kısacası bir içe kapanma kapısı olarak ta tanımlayabiliriz. Sufiler bu hali tırtılın kelebeğe dönüşmesi için kendi etrafına koza yapma durumuyla da örneklendirirler. İpek böceği çevreden gelecek olan olumsuz etkileri azaltmak için kendi etrafına bir koza örer. Amacı bu koza içerisinde bir dönüşüm sürecinden geçerek rengarenk bir kelebeğe dönüşmektir. İşte, tarikat kapısını, bu metafora benzetebiliriz. Sufiler tarikat kapısını, yani kişinin öze giden ve köklü bir ruhi dönüşümden geçen yolu bu sembolle ifade etmişlerdir.

Kişi bu mertebede pirinin yardımıyla hayatın ve eşyanın zahiri yüzünü bırakarak, batini yüzüne döner. "Nereye dönersen Allah’ın sureti ordadır" sözünden hareketle, bilinç altına yerleşmiş eski mabutlardan birer birer uzaklaşır. Büyük sufi üstad Şeyh Bedreddin’in "kimi insanlar paraya, şana, şöhrete, mevki ve makama tapar da Allah’a taptığını zanneder" sözünü anlamaya başlar. Evliyalar şahı Hacı Bektaşi Veli’nin;

Hararet nardadır, saç’ta değildir,
Akıl baştadır, taç’ta değildir,
Her ne arar isen kendinde ara,
Kudüs‘te, Mekke’de, Hac’da değildir.

sözleri tarikat kapısındaki bireyin iç dünyasına ışık tutar. Şeriat ehli gibi Allah’a ulaşmak için Mekke’ye gitme gereği duymaz. Zira, Allah’a bakış açısında ve bu açıyı elde edecek ruhsal olgunluğa erişmiştir. Onun için Allah, şekil ve biçimden uzak, varlığın özüne yansıyan kuvvet ve kudret olarak tasavvur edilir.

Anasır-ı Erba öğretisine göre ateş elementini simgeleyen tarikat kapısı, dışsal ve yüzeysel kavranan dünyadan, içsel ve deruni yaşantıya bir geçiştir. Şeriat kapısında öğrendiği kuralların bilinç ve ruhun gelişimi için bir araç olduğunu, idrak etmeye başlayınca şeriat kurallarının ebedi ve hakiki olmadığını bilir, bu yüzden o kurallara daha başka bir göz ile bakar. Aslında eski kurallar da değişerek, yeni bir biçime bürünmüştür.

Tarikat ocağında pişmek ve nefsin tozlarından, kalp gözünü arındırma yolunda Yunus Emre tam kırk yıl dergaha hizmet eder. Dört kapıyı tamamlaması tam kırk yılını alır, ve bu sürecin sonunda büyük bir derviş-ozan olur.

Yol aynı olmasına nazaran, her pirin kendine göre bir eğitim metodu ve aydınlatma yöntemi vardır. Alevilikte, "yol bir, sürek binbir" denmesinin nedeni budur. Hakikat (Allah) tektir fakat ona giden yollar yaratılmış nefislerin sayısı kadar çoktur.

Bir mürşidin, hakiki bir mürşit olması için şu temel vasıflara sahip olması gerekmektedir:

1. Dört Kapı Kırk Makamdan geçmiş, Kâmil İnsan olmuş.
2. Hakla Hak olmuş, zahiri gözündeki perdeler ortadan kalkmış.
3. Batıni yani Ledün ilmine hayiz olduğu kadar, zahiri dünyanın ilmine ve bilgisine de sahip.
4. Kendisine gelen her talibi, irşaat edebilme kabiliyetine sahip.
5. Hoşgörü, paylaşım ve yardımlaşıcı bir yapıda.
6. Hiç bir insanı diğerinden ayrı görmemeli, zahiri farklılıkları önemsememek, adaletli olmak.
7. Sadece bireysel değil, toplumsal alanda da irşat edebilmeli, ayinler ve cem yürütebilmeli, toplumun ruhi durumunu iyi sezebilmeli.
8. Dili ne söylerse, kalbi onu tasdiklemeli, özüyle sözü bir olmalı.
9. Sözünde sabit ve sadık olmalı.
10. Talibinin rüyasından, onun içinde bulunduğu sıkıntıya göre veya onun ahvaline göre anlamlı ve ona uygun manevi ilacı verebilmelidir.

Bu saydığımız özellikler, aynı zamanda dördüncü kapı olan sırrı hakikat kapısının da temel özellikleridir. Ancak, bu kapıdaki insan kapının bu özellikleri kazanarak, mürşit makamına gelir ve kendiside insanları irşat edici bir mürşit olur. Biz tarikat kapısına tekrar dönelim.

Hacı Bektaşi Veli bir nefesinde, tarikat kapısındaki yani dergahta ki yaşantıyı, paylaşımı, bölüşümü, ve birlikteliği şöyle dile getirmektedir:

Dostumuzla beraber yaralanır kanarız
Her nefeste aşk ile yaradanı anarız
Erenler meydanına vahdet ile gir de gör
Kırk budaklı şamdanda kırkımız bir yanarız.

Rengimiz güldür bizim, gül gibi açacağız
Gönüllere aşk ile sevgiler saçacağız
Hak, Hakikat yolunda bir yüzümüz var bizim
Olduğumuz gibiyiz, öyle kalacağız

Tarikat kapısını bir bakıma, yeniden doğma kapısı olarak ta görebiliriz. Tıpkı, tırtılın koza içerisinde yeterince olgunluğa ulaşınca kendi ördüğü kozayı yırtarak, göğün derinliğine doğru, rengarenk bir kelebek olarak uçması gibi.

Tarikat ve dergahın, toplumsal açıdan işlevine bakacak olursak, toplumsal yaşamı ağır ağır değiştirdiğini, tek tek bireyleri yetiştirerek, onları birer olgun insan yaptığını ve onları tekrar topluma salıverilen, bir insan yetiştirme ocakları, olduğunu görürüz.

Alevi dergahlarını, diğer dergahlardan ayıran özelliklerden biri de, kadınların da ayinlere ve törenlere erkeklerle birilikte katılabilmesidir. Cem’de insanlar birbirine cinsiyet (hayvani arzular) manasında bakmazlar. Gözler sadece canı, ruhu, özü görür. Her can birdir ve birbirinin aynıdır. Herkesin yaratıcısı aynıdır. Dergahlarda ruhsal olgunluğun ve manevi tekamülün etkisini artırmak için semah, nefes, deyiş ve müzikten de faydalanılır. Semahlar neredeyse başlı başına bir ayin ve ibadettir.

Tarikat ehli olan insan, şeriat ehlindeki insan gibi Allah’ı yerde veya gökte aramaz. Onun varlığına bir mekan isnat etmez (atamaz). İbadet onun için, korktuğu bir tanrı karşısında yalvarmalar ya da cenneti elde etmek için yakarmalar değil, vicdanın sesi olarak kendisine yansıyan hakikati, daha iyi hissedebilmek ve yaşamak için, bir özün arındırılma ve olgunlaştırılması, nefsin terbiye edilmesi için, yapılan sessiz zikirdir. Tarikat kapısının önemli bir özelliği de, hoşgörü, engin gönüllülük, merhamet, sevgi ve adalet gibi temel değerlerin özümsetildiği (içselleştirildiği) bir mertebe olmasıdır. Yeri gelmişken, Hacı Bektaşi Veli ile ilgili anlatılan bir menkıbeyi aktaralım burada:

Bir rivayete göre, adamın biri 30 yıl dağlarda eşkıyalık yapar, yol keser, adam öldürür, soygunlar yapar... ve sonunda bu hayattan bıkar. Düze inip insanların arasına karışarak, sıradan bir hayat sürdürmek ister. Vicdanını rahatlatmak ve içindeki suçluluk duygusundan biraz da olsa kurtulmak için bir dergaha bağlanıp çile doldurmak ister. Dağdan düze inerken dergaha eli boş gitmemek için, yoluna çıkan bir sürüden, son bir defa, bir koyun gasp eder. Önce, adını ve ününü duyduğu Mevlana Celalettin’e gider ve isteğini anlatır. Mevlana bunun üzerine, dergaha getirdiği kurbanın, helal mı yoksa haram mı olduğunu sorar. Eşkıya, durumu anlatır ve haram lokma olduğunu söyler. Mevlana bu cevaba şu karşılığı verir: “Bizim dergahımıza haram lokma giremez, ben seni bu vaziyette dergaha kabul edemem” der ve geri çevirir. Eşkıya, daha fazla üsteleyince, Mevlana ona, Hacı Bektaşi Veli’ye gitmesini tavsiye eder. Ve onun büyük bir zat olduğunu, her müşkülü çözdüğünü söyler. Eşkıya, şevki kırılarak ta olsa, erinmez, içindeki bir parça umutla Hacı Bektaşi Veli’ye gider. Epey aramadan sonra, onu bir dağ başında dervişleriyle muhabbet ederken bulur. Huzuruna varır ve durumu anlatır. Eski hayat tarzına son vermek istediğini, bir dergaha bağlanmak ve onun erkanı doğrultusunda yaşamak ve herkes gibi sıradan bir hayat sürmek istediğini ancak bunun için, Mevlana hazretlerine gittiğini, kurbanın helal olmayışından dolayı dergaha kabul etmediğini söyler. Bunun üzerine Hacı Bektaşi veli eşkıyaya döner ve şunu sorar: “Bundan sonra bir daha kötülük etmeyeceğine ve eski yaşantısını kökten terk edeceğine yemin eder, söz verir misin?” der. Eşkıya, bunu yürekten arzuladığı için içtenlikle söz verir. Hacı Bektaşi Veli, bunun üzerine, dervişlerine döner ve onlara kurbanı alıp kesip, pişirip canlara dağıtmasını söyler. Hünkarın bu davranışı, eşkıyayı bağışladığını, onu kazanmak için merhamet gösterdiğini ve engin bir hoşgörüye sahip olduğunun bir işareti olarak menkıbeye yansır.
Bu hoşgörünün temelinde insanda tanrısal bir özün olduğu inanç ve felsefesi yatar. Yunus Emre’nin. "yaradılanı sev, yaradan'dan ötürü" özdeyişi buna işaret eder. Bu anlayış cemlerde uygulanan yargının, ayinle iç içe geçmiş olmasının bir delilidir.
Alevilikteki yargı ve adalet sisteminin bir eşini daha, ne diğer dinlerde, ne de modern toplumlarda görebiliriz. Her iki adalet sisteminde de suçluyu cezalandırmak vardır. Suçlunun benzeri suçu yeniden işlemesinin önünde, bu sistemlerin işleyiş biçiminden kaynaklanan bir engel yoktur. Bu cezalar her sistemde ayrı ayrıdır. Örneğin, Ortodoks-İslam’da el kesmeden, taşlamaya kadar bir dizi cezalar uygulanır ve halen de uygulanmaktadır. Modern ülkelerde ise, hapis cezasından sürgüne, idam cezasından tımarhane cezasına kadar uzanır. Unutulmamalıdır ki, İnsan ne kadar bağışlayıcı ise Allah'da o kulundan, daha da fazla bağışlayıcı olur. İnsan ne kadar cezalandırıcı ise, Allah'ta o kulundan, daha da fazla cezalandırıcı olabilir.

Oysa Alevilikte, suçluyu cezalandırmak değil, ıslah ederek yani olgunlaştırarak, tekrar topluma kazandırmaktır, amaç. Böylelikle benzeri suçları tekrardan işlemesini, nefsi emareleri ortadan kaldırılarak, olgunluğa doğru yol alması, sağlanmış olur.

Tarikat kapısında olan bir talip, bütün insanlığı bir aile gibi görür. Zahiri farklılıkları aşmıştır. Bunları aynı özün birer yansımaları olarak görmüştür. İnsanı, insanın aynası bilmiş ve bu bilgelik ışığını yakalamış olan tarikat ehlinin, kendini bilmeye başladığı nispette, iç dünyası aydınlanır ve ilahi aşka daha da yaklaşır.

Mürşit, tarikat kapısındaki müridinin (talibinin) özündeki ilahi aşkı tutuşturmuşsa, artık talip yavaş yavaş marifet makamına gelmektedir. Dergah yaşantısında edindiği tecrübe ve ilimi sergileme, marifetini gösterme aşamasına gelmiştir. Dergahı mürşidin rızası ile terk eder.



ŞERİAT TARİKAT MARİFET HAKİKAT
Şeriat Kapısı Tarikat Kapısı Marifet Kapısı Hakikat Kapısı
MARİFET KAPISI EĞİTİMİ (Dört Kapı Kırk Makamda)
ŞERİAT, TARİKAT DAR MI GELDİ
OLSUN BAK CANINA CAN DEĞDİ
AŞK-I SERHOŞ OLASIN BURADA
GEÇESİN HAKİKATA, OLASIN EBEDİ

Marifet kapısı, ilahi-aşkın dervişin gönlünde tutuştuğu, ve Kamil İnsan mertebesine kadar kendisine mürşitlik edeceği ruhi ve manevi bir tekamül aşamasıdır. Bu aşamadaki insana derviş denir.

Hacı Bektaşi Veli’nin sözleriyle ifade edersek, "Marifet, Hakkı kendi özünde bulmaktır." Bu mertebeye gelmiş kişi, neye yönelirse o alanda başarı elde eder. Eğer zahiri ilimlere verirse kendini öğrenme aşkıyla bir alim olabilir, batını ilimlere verir, dervişlik yolunda ilerlerse bir mürşidi kâmil olup insanları irşat edebilir.

İlahi-aşkın türlü tezahürleri ve yansıma biçimleri vardır. Bunlara örnek olması için, bir kaçını sıralayalım:

Mecnun, Leyla’ya delicesine aşık olur, lakin kavuşma imkanı olmaz. Aşk ve özleminin dayanılmaz ızdırabından dolayı kendini dağlara, çöllere vurur. Dağlarda aslanlarla, ceylanlarla yaşar. Bir zaman sonra, talihi açılır ve Leyla ile tekrar karşılaşma imkanı doğar. Mecnun bu karşılaşmada Leyla’yı görünce uzun uzun yüzüne bakar en sonunda, bir hayal kırıklığıyla: "Benim aradığım Leyla bu değil" diyerek yoluna devam eder. Bu menkıbeden şu anlaşılmaktadır: önce bir insana duyulan aşk, daha sonra evrensel bir boyut kazanarak ilahi aşka dönüşmüş. Mecnun’un Leyla’ya duyduğu aşkın yerini, Allah aşkı almıştır. Mecnun köklü bir içsel dönüşüm geçirdiği ölçüde, içindeki aşkın objesi de değişerek sonsuzluğun ummanlarına ulaşıyor.

Yine büyük bir Alevi ozanı olan Karacoğlan, doğa ve insan karşısında duyduğu en derin sevgi ve heyecanı, ustalıkla şiirlere dökerek, insanlara tekrar sunmuştur. Arının her çiçekten bal eylemesi gibi, o da marifetini, o alanda sergilemiştir.

Yakın çağın usta babalarından Meluli, marifet kapısına gelince, yakın arkadaşlarıyla bir dergah kurarak, birlikte yaşar. Tıpkı bir komüne benzeyen bu dergahta özel mülkiyet olmaz, her şeyi beraber üretir ve beraber tüketirler. Büyük bir aile gibidirler. Alevi inanç ve felsefesinin gereklerini yerine getirerek yaşar, modern zamanda bile bunun imkanlı olduğunu yaşayarak gösterir.

Şah İsmail, ocaktan gelen bir insan olduğu için çok erken yaşta tarikata girer, usta mürşitler tarafından eğitilir ve hızlı yol alır. Kısa zamanda tarikatın başına geçer. Şah İsmail’in dervişliği ve sufiliğinin yanı sıra bir hükümdarlığının da olması, tamamen içinde doğduğu sosyal şartlarla, doğrudan alakalıdır. İçinde yaşadığı şartlar marifetini, hükümdarlığa yöneltmesine neden olmuştur. Diğer taraftan bir tarikat şeyhi olması nedeniyle, tarikat kurallarını yeniden koymuş, bulunduğu tarikata bir dizi yenilikler getirmiştir. Nefesleri aynen Yunus Emre gibi, dergah ve tekkelerde talipleri irşat amaçlı okunmaktadır.

Anadolu Alevi geleneğine damgasını basmış büyük üstatlardan biride, Fazlullah’ın öğrencisi Nesimi’dir. Yola olan bağlılığı ve tutkunluğuyla tanınan Nesimi, Bağdat’da şeriat ehli tarafından derisi yüzüldüğünde pek gençti. Söylediği sözler şeriat ehli tarafından anlaşılmadığı için küfür sayılmış, ve hunharca katledilmiştir. Nefesleri, ledün ilmine vakıf, sırrı hakikate erişmiş, büyük bir üstat olduğunun açık delilidir. Nice yol ehli onun nefeslerinden ilham ve feyz almıştır. O, inandığının doğruluğunu ve hakikat olduğunu bildiği için yolundan dönmemiş ve bu uğurda şehit olmayı dahi göze almıştır. Şeriatla, marifet kapısı arasındaki fark, Nesimi’yle onu öldürenlerin arasındaki fark kadar büyüktür.
Yine yakın dönemde yaşamış büyük Alevi ozanı Aşık Mahsuni, bu kapıya uygun düşen bilgileri bir nefesinde şöyle dile getirir:

Ben güler durur idim, çölün mecnunlarına
Dahi çöller mecnun için, tahtı Süleyman imiş
Erem dedim eremedim, Ademin esrarına
Kendini okuyan insan, bir ömür Kuran imiş

Marifet Kapısı bir nevi dünya hayatında ikinci doğum demektir. Birinci doğum olan şeriat, bir kan yoluyla doğumdur. Burada, akrabalık derecelerini, doğacağı atmosfer, gelenek ve görenekleri, hangi ailede dünyaya geleceğini seçme imkanına sahip değildir. Marifet kapısı ise manevi bir doğumu simgeler. Kişi Marifet kapısında kendi kendini arındırarak, kendi özünde yarattığı ben’le yeniden doğar. Bu doğumda, daha önce dergah hayatında yaşayarak elde ettiği, Ledun ilmi yardımcısı ve mürşidi olur. İlahi-aşk onu ne tarafa çekerse o tarafa doğru ilerler, yol alır, manevi, ruhsal-zihinsel tekamülü yol alır.



ŞERİAT TARİKAT MARİFET HAKİKAT
Şeriat Kapısı Tarikat Kapısı Marifet Kapısı Hakikat Kapısı
HAKİKAT KAPISI EĞİTİMİ (Dört Kapı Kırk Makamda)
UYDUN KURALLARA, GELDİN TAA BURAYA
YALVARDIN, YAKARDIN ÇOKCA TANRIYA
SONUNDA GÖRDÜN ONU CAN GÖZÜNLE
YOKSA HERŞEY BAŞAMI DÖNDÜ, EVLİYA

Dört Kapı Kırk Makam öğretisinin son kapısı olan Sırrı Hakikat Kapısı, Hünkarın deyimiyle, "Tanrıyı kendi özünde bulma” makamıdır. Bu kapıda, can gözünü perdeleyen perdeler bir bir açılmış, hakkı da batını ve zahiri dünyayı da görür olmuştur. Bir insana baktığında onun bulunduğu makamın derecesini hemen anlar, vaziyete gelmiştir. Hallacı Mansurun‚ "Enel Hak" diye seslendiği kemalet makamıdır.

İnsan, makro alemin (uzayın) değil, mikro alemin de aynası olduğunu ve onları yansıttığını bilir. Büyük ozan Muhyi’nin dediği gibi:

Her ne varsa bu alemde, hepsi mevuttur Adem’de.
Ben de sığar iki cihan, ben bu cihana sığmam

Yaşanmış menkıbe ve olaylardan örneklerle bu kapıyı anlatmaya çalışalım:

Bir Alevi köyünde, bütün yaşlılar bir araya gelirler ve Allah’ı aramaya karar verirler. Dağ taş demeden gezerler. Bulmadan geri dönmeme kararı alırlar, fakat aradan epey bir zaman geçince, birer ikişer elleri boş dönmeye başlarlar. Dönenler köy kahvesinde otururlar ve kendilerinden sonra dönenlerle alay etmeye başlarlar. Çünkü, böyle bir iddiayı deli saçması bulurlar. Her yeni dönene eskiler: “Ne o, buldun mu Allah’ı, nasıl bir şeymiş” diye alay ederler. Sonunda hepsi geri döner fakat bir tanesi geri dönmez. Köylüler merak eder ve beklerler. Kırk gün sonra, saçı sakalı bir birine karışmış vaziyette oda döner gelir. Herkese yönelttikleri soruyu yarı alaycı bir şekilde ona da yöneltir ve şöyle derler: “Ne o, Allah’ı buldun mu?” o da, “evet buldum, bendeymiş meğer, sana bana benziyor” diye yanıt verir. Görüldüğü gibi, onca insan arasından ancak hakkı bulmak, bir insana nasip olur.

Hakla Hakk olmuş, o mertebenin manevi olgunluğuna ulaşmış bir insan, zahiri alemde, kimi zaman batıniliği yaşar. Onun muhabbeti, dinleyenlere, esenlik ve mutluluk verir. Manevi anlamda ilerlemesine yardımcı olur. Bu nedenle, Alevilikte arif insanların muhabbetine katılmak ta bir ibadet sayılır.

Şehitlik mertebesine eriştiği için ünü ölümünden sonra da artıp giden Hallacı Mansur olmak üzere Şibli, Cüneydi Bağdadı, Mevlana, Hacı Bektaşi Veli, Nesimi, Muhyiddin Arabi, kadın sufi Rabia ve daha niceleri bu kapıdan geçmiş büyük mürşitlerdir. Acak bunlardan bir çoğu yaşadığı devirde yeterince anlaşılamamıştır. Ünlü Alman filozofu Nietsch’nin dediği gibi: “kimileri öldükten sonra yaşarlar.” sözü bunların akıbetine uymaktadır. Fakat, onlar, zahiri dünyada kalplerde mekan kurarak yaşamaya devam etmektedirler. Sözleriyle, halen insanlığa ışık tutmaktadırlar.

Adından alevi inanç ve kültüründe sıkça bahsedilen Gruhü Naci denilen zümre , Hakikat Kapısına varmış, Hakla hak olmuş, özündeki ilahi kaynağa dönmüş, sır perdesini ortadan kaldırmış, Kamil İnsan mertebesindeki insanların verilen bir isimdir. Bunun, kimilerinin zannettiği gibi zahiri soy, sopla, kanbağıyla alakası yoktur. Gruhü Naci demek, can gözü açılmış, hakikati perdesiz gören insan demektir. Alevi ozanı Sıtkı Baba bir nefesinde, Gruhü Naci'yi ve onun manevi dünyasının açılımlarını şöyle tabir eder:

Ondört bin yıl gezdim pervanelikte
Sıtkı ismin buldum divanelikte
İçtim şarabını mestanelikte
Kırkların ceminde dara düş oldum

Güruhu Naci'ye özümü kattım
İnsan sıfatında çok geldim gittim
Bülbül oldum bir dost bağında öttüm
Bir zaman gül için zara düş oldum

Bu kapıya gelip, Hakla Hak olmuş kişi, Hakikatın dil yoluyla anlatımının mümkün olmadığı bilir ve gerçeği mecaz ve sembollerle anlatmaya çalışır. Aynı mertebeye gelmiş bir insan bu mecazlardan, içindeki Hakikatı ve ozanın ne söylemek istediğini hemen anlar.
Sıtkı Baba'nın yukarda sunduğumuz nefesi de, baştan başa mecaz ve kinayelerle doludur. Ruhsal tekamülü, arınmışlar zümresi olan Güruhu Naci'yi, hakikatin ancak arınma ve olgunlaşmayla anlaşılabileceğini, ilahi-aşkı ve daha bir çok gerçeği ritmik bir uyum içerisinde dile getirmektedir. İç yaşantısındaki manevi ahengi ve esenliği nefeste hissetmek gene de mümkündür.

Bu kapıya ulaşmış insan, varlığın sürekli bir tekamül içerisinde olduğunu anlar. Kalıplaşmış dinlerdeki ceza, yargı, cennet, cehennem, sırat köprüsü gibi kavramlar farklı anlamlar taşır. Hepsi de bu dünya hayatında olmaktadır. Sırat Köprüsü, ölümden sonra geçilecek, kıldan ince kılıçtan keskin olduğu tabir edilen bir köprü değil, dünya hayatında insanın ruhsal tekamülünü tamamlayarak, aslı olan nura kavuşmak anlamına gelir. Cennet ve cehhennem ise dünya yaşantısındaki ruhi halin sembol diliyle anlatımıdır. Eğer kişi tekamülünü tamamlamak yerine nefsî dünyanın karanlığına batmış, hayatın cezbesinden ve varoluşun sonsuz deviniminden habersiz yaşıyorsa, cehennemi; can gözü açılıp, ruhu aydınlık ve esenlikle dolu yaşıyorsa cenneti dünyada yaşıyor demektir.

Bu Kapıya erişmiş insan, yüzünü nereye dönerse Allah’ın varlığı ile karşılaşır. Tüm varlık, Allah’ın çeşitli mertebelerde tecelli etmesinden ibarettir. Onun tecellisi dışında esasen bir ikinci varlık yoktur. Bu yüzden, yargı ve ulu mahşer bu dünyadadır. Hayat sonsuz tekamül içerisindedir. Bu hakikatı duyumsadığında sufinin biri şöyle söyler: “her an bu aşk daha bir sonrasız, her defasında insan daha bir hayret ediyor”.

Sırrı Hakikat mertebesine ererek, Hakkla Hak olmuş insan, hangi kültür, din kalıpları ve gelenek içerisinden çıkarsa çıksın, hepsinin ettiği gerçek aynıdır, yolları aynı menzile çıkar. Alevi inancında bu kişilere, erenler, derler. Pir Sultan bir nefesinde şöyle der: ‘Erenlerin yolu birdir, cümlesine dedik beli’ cümlesini de, kabul ettiklerini, birbirinden ayırmadıklarını söylemek ister.

Hakikata erişmiş bir Zen ustası (Budist) da hayatı imkanlı kılan tekamülü şöyle tarif ediyor: “Dünya sonsuz bir ummana benzer. Bu ummanın içinde sayısız dev dalgalar sürekli çarpışmaktadır. Bu çarpışmadan sayısız köpükler meydana gelir ve bir zaman görünüm alanına çıkar, görünür ve sonunda aslı olan ummana karışır; onunla yeniden bütünleşir.” Alevi ozanı Güfrani bir nefesinde, bu gerçeği daha geniş boyutlarıyla ortaya koymaktadır:

Katre idim ummanlara karıştım
Kaç bulandım, kaç duruldum kim bilir
Devre ede alemleri dolaştım
Bir sanata kaç sarıldım kim bilir

Kaç kez gani oldum, kaç kere bakir
Kaç kez altın oldum, kaç kere bakır
Bilmem ki kaç katip ismimi okur
Kaç dürüldüm, kaç soruldum kim bilir

Bazı nebat oldum, toprakta sürdüm
Bilmem kaç atanın sulbünde durdum
Kaç kere cenneti alaya girdim
Cehenneme kaç sürüldüm kim bilir

Kaç kez alet oldum elde bakıldım
Semadan kaç kere indim çekildim
Balçık oldum kerpiç kerpiç döküldüm
Kaç bozuldum, kaç kuruldum kim bilir

Dünyayı dolaştım hep karabatak
Görmedim bir karar, bilmedim durak
Üstümü kaç örttü bu kara toprak
Kaç serildim kaç derildim kim bilir

Güfrani’yim tarikatım boş değil
İyi bil ki kara bağrım taş değil
Felek ile hatırcığım hoş değil
Kaç barıştım kaç darıldım kim bilir

Büyük Alevi ozanı Aşık Veysel de bir nefesinde, insanın ölümsüz olduğunu, fakat cümle alemle birlikte sürekli bir devinim içerisinde evrimleştiğini bir nefesinde şöyle dile getirir:

Göklerden süzüldüm tertemiz indim
Yere indim, yerli renge boyandım
Boz bulanık bir sel oldum yürüdüm
Kusur günah kirli renge boyandım

Azgın azgın çağlayarak akarak
İnsafsızca tahrip edip yıkarak
Ne utandım ne kimseden korkarak
Kusur günah kirli renge boyandım

Yüzlerimi yere vurdum süründüm
Çok dolandım ırmak olup göründüm
Eleklerden geçtim yundum arındım
Kamilane karlı renge boyandım

Irmak olup koşunca denize
Dalgalandık coştuk taştık biz bize
Çok zaman seyrettim aya yıldıza
Aydın parlak nurlu renge boyandım

VEYSEL yoktan geldim, yok olup geçtim
Ben diyenler yalan gerçeği seçtim
Bir buhar halinde göklere uçtum
Kayboldum o sırlı renge boyandım

Beden gözüyle renkleri göremeyen Aşık Veysel, can-gözüyle insanın bu ummandaki sonsuz devinimini ve varlığının hakikatını doğru sezinlemekte ve bilmekteydi.

Hakikat kapısında bulunan insan sürekli kendini aşma ve cezbe (coşma) durumu yaşar. Hem zahiri alemi, hem de batıni alemi sürekli yaşar. Büyük üstat Nesimi’nin bir nefesinde bunu bariz bir şekilde görebiliriz. Cezbe durumu arttıkça, hakikat ayan olmaya başlar fakat zahiri aleme yansırken, yine sembollerin ve mecazların zırhına bürünür.

“O sevgili, Allah’ın ruhları yarattığı toplantıda beni kendimden geçirdi. Onun içindir ki, gözlerime hasehoş görünüyor. Şöyle bil, Allaha sevgi şarabından içerek hayran oldukları içindir ki yerler ve gökler sarhoş, dönen yıldızlar sarhoştur. Peygamberler, evliyalar, veliler, günahsızlar tanrı meclisinde akıllarını kaybedip sarhoş olmuştular. Bizim gönlümüz Allah’a kavuşma nurudur. Vücudumuz Tur dağıdır, Canımız, Allah’ın görünüşüyle Musa gibi sarhoş olmuştur. Ey Nesimi, bugün tanrı sırlarını yakından bile kişi sensin. Sen bu sırrın manasını kudret diliyle söylerken sarhoşsun.”

Anadolu Alevi yolağını büyük oranda etkilemiş ve daha genç yaşta yazdıkları nefeslerle cemlerde ve gönüllerde taht kurmuş olan Hatai, insanın nurani ve ilahi özellilerinden bahseder ve nefesinin birinde bunu şöyle dile getirir:

Bir kandilden bir kandile atıldım
Türab olup yeryüzüne saçıldım
Bir zaman hakk idim Hakk ile kaldım
Gönlüme o düştü yandım da geldim

Evelden evvele biz Hakkı bildik
Hakktan nida geldi Hakka Hakk dedik
Kırklar meydanında yunduk pak olduk
İstemem yunmayı yundum da geldim

Şunda bir kardaşla kayda düşmüşüm
Pirler makamında yanmış pişmişim
Kırklar meydanında hem görüşmüşüm
İstemem yanmayı yandım da geldim

Şah Hatai eder senindir ferman
Olursun her kulun derdine derman
Güzel şahım sana bir canım kurban
İstemem kurbanı kestim de geldim

Günümüzden bir asır önce yaşamış olan ünlü bektaşi babası Rıza Tefik’te bir nefesinde Allahı yerlerde, göklerde ya da kitaplarda aramanın beyhudeliğine değinerek doğusunu göstermektedir:

Gel derviş gel hele, yabana gitme
Her ne arar isen, inan sendedir
Beyhude nefsine, eziyet etme
Kâbeyse mahsudun, rahman sendedir

Çöllerde dolaşıp, seraba bakma
Allah Allah deyü, havaya bakma
Talibi Hak isen, kitaba bakma
Okumak bilirsen, Kuran sendedir.

Gayrıdan derdine, arayıp çare
Ne varlık verirsin, ner ile mara
Cennetten çıktıysan, behey avare
Havva’yı aldatan, yılan sendedir

Ey Rıza takat yok, Hakkı inkara
Sen mahrem imişsin, didarı yare
Şimdi agah oldum, sırrı esrara
Alemi yaratan, vicdan sendedir.

Büyük bir Bektaşi şairi olan Edip Harabi ise Vahdetname isimli uzun bir nefesinde, insanın ilahi kaynaklı tekamülünü semboller vasıtasıyla dile getirmektedir. Bu uzun nefesinden bir kaç dörtlük sunalım:

Vahdet alemini bilmeyen insan
İnsan suretinde kalmış bir hayvan
Bizden ayrı değil hazreti Süphan
Bunu Kuran ile ayan eyledik

Sözlerimiz bizim bek muhakkaktır
Doğan, ölen, yapan, bozan hep Hakktır
Her nereye baksan hakkı mutlaktır
Ahvali vahdeti beyan eyledik

Vahdet sarayına girenler için
Hakkı hakkel yakın görenler için
Bu sırra Harabi erenler için
Birlik meydanında cevlan eyledik

Kendini tarikata ve çağının sosyal olaylarına adayan Pir Sultan Abdal daha çok başkaldırıcı ve kavgacı yanıyla bilinir. Oysa derin bir tasavvuf eri ve erenlerindendir. Onun nefesleri bu gözle okunduğunda karşımıza şimdiye kadar tanıdığımız Pir Sultanın başka bir suret çıkacaktır:

Bir nefescik söyleyeyim
Dinlemezsen neyleyeyim
Aşk deryasın boylayayım
Ummana dalmaya geldim

Ben Hakk ile oldum aşna
Gönlümüzde yoktur nesne
Pervaneyim ateşine
Oduna yanmaya geldim

Aşk harmanında savruldum
Hem elendim hem yoğruldum
Kazana girdim kavruldum
Meydana yenmeğe geldim

Ben hakkın edna kuluyum
Kem damarlardan beriyim
Azini cemin bülbülüyüm
Meydana ötmeğe geldim

Pir Sultanım der gözümde
Hiç hata yoktur sözümde
Eksiklik kendi özümde
Darına durmaya geldim

Alevi tasavvuf anlayışına göre Dar, kişinin, ete kemiğe bürünüp bir suret aldığı dünya hayatından itibaren başlar. Zira insan sürekli tanrı huzurundadır. Ölüp toprağa giren kişilerin arkasından aileleride, o kişiye adanmış Dar kurbanı kesip, dağıtırlar.



^ yukarı ^