TARİKATA HOŞ GELDİN
NİYE BÖYLE BOŞ GELDİN
HADİ BİRAZ DOLDURALIM
OL MAĞRİFETE GEÇERSİN
Dört Kapı Kırk Makam inanç ve felsefesinde ruhsal tekamülün ikinci kapısı olan Tarikat Kapısı, Hacı Bektaşi Veli’nin deyimiyle "ikrar verip bir yola girme" kapısıdır. Bu kapıda yola girmek için pir talibi olgunluk derecesini ölçmek için bir imtihana tabii tutar. Bu imtihan çeşitli biçimlerde olabilir. Kişi bu imtihanı başarırsa, o zaman tarikata (yola) alınır. Bu imtihan çeşitlerinden bir kaç örnek verelim:
Yakın çağda yaşamış Alevi bilgelerinden Meluli, Bektaşi tarikatına girmek ister. Kendisine tabi kılınan imtihan şöyledir: Yakın bir köye gidip orada anadan üryan soyunarak, kendi köyüne kadar yürümesi istenir. Bu imtihanla Meluli’nin toplumsal baskıları ve horlanmayı ne oranda aştığını; ahlak anlayışının ne olduğunu bilmek isterler. Meluli tarikata girmek için kendisinden isteneni yapar. Meluli’deki bu cesareti gören Bektaşi dervişleri hemen Meluli’yi yarı yolda karşılar ve kendisine yeni elbiseler verirler.
Bağdat şehrinin valisi olan Cüneydi Bağdadi, gençlik yıllarında tarikata girmek ve bir yola bağlanmak ister. Ustası Şibli, yola girmek için valiliği bırakıp, Bağdat sokaklarında dilencilik yapmayı göze alıp alamayacağını söyler. Cüneydi Bağdadi bunu kabul eder ve eski yaşantısına dair ne varsa hepsini terk etmeye hazır olduğunu ispat eder. Bağdadi’ye piri Şibli tarafından önerilen ve bir çeşit imtihan niteliğinde olan bu öneriden maksat, Bağdadi’nin valilik yaptığı yıllarda edinmiş olduğu büyüklük hırsını (nefsini) törpülemektir.
Tarikat piri tarikata bağlanmak isteyen talibi çoğunlukla sözlü olarak ta uyarır.”Gelme gelme, gelirsen dönme, gelenin malı dönenin canı‚ Bu yol ateşten gömlek, demirden leblebidir, bu yola girmeye karar vermeden önce bir daha düşün‘, derler.
Hacı Bektaşi Veli bu yolun ne denli zor ve çileli olduğunu, her kişinin değil, er kişinin sürebileceğini söyler. Yolun (tarikatın) inceliğini şöyle anlatır: "Yolumuz barış, dostluk ve kardeşlik yoludur. İçinde kin, kibir, kıskançlık, ikicilik gibi huyu olanlar bu yola gelmesinler" der.
Tarikat kapısının özelliklerinden biri de bu kapıda ikrar verip musahip (ahiret ve yol kardeşi) tutulmasıdır. Musahip evli ve yola girmek isteyen çiftler arasında olur. Yine geleneksel olarak pir, mürşidin ve rehberin de yardımcı olduğu bir ayin eşliğinde yapılır. Yola girenlere pir yolun duasını verirken, diğer yandan da onlara öğüt verir. OnlarıkKâmil ve olgun insan olma yolunda manevi yönden hazırlar. Cemiyet içerisinde olgun ve örnek insan olma yolunda ilerler.
İkinci önemli özelliği ise ‚ mürşidi kâmile yani ustasına kendi rızalığıyla teslim olması ve ser (baş-kafa) verip tarikat sırlarını kimseye vermemesi, sağlam bir tarikat disiplini elde etmesidir.
Tarikata giren insanın kendini ve tarikatını dışardan gelecek her türlü tehlikeye karşı koruyabilmesi için, gerektiğinde nasıl takkiye etmesi (saklama’sı) gerektiğini öğrenir.
Alevi tarikat geleneğinde düşünce ve inancını yeri geldiğinde takkiye etmenin iki önemli gerekçesi vardır: Toplumsal yaşamda kendilerini dış düşmanlardan korumak, onların saldırı ve baskılarını aza indirgemek ve her mertebenin bilgisini her insana söylememek, bu vesileyle, taşıyamayacağı bilgi yükünü o insana yüklememektir.
Tarikat Kapısı, ikrar ve musahip tutma kapsı demiştik. Musahipler, hayatın her alanında bir birinin yardımına koşar ve çıktıları ortak yolculukta birbirinin aynası olurlar. Bir çeşit ailesel komin (yardımcı) anlamına da gelen musahiplik, dayanışmanın, yardımlaşmanın ve bölüşümcülüğün en güzel örneğidir. Ünlü mutasavvıf Şeyh Bedreddin’in dediği gibi, Musahiplikte "Yârın yanağından gayri, her şey ortaktır". Sevinçleri, mutlulukları, güzellikleri olduğu kadar; acıları, zorlukları da paylaşırlar. Musahipler birbirinin çocuklarını kendi çocuklarından ayrı tutmaz. Alevi geleneğinde bunun sayısız örneği vardır. Şayet musahiplerden biri hakka yürürse, diğer musahip, onun çocuklarının ve ailesinin geçimini üstlenir.
Anadolu Alevi geleneğinin dışında musahip tutmadan da tarikat kapısına gelmek mümkündür.
Tarikat kapısını, bir kendini arama, özünü bulma, kısacası bir içe kapanma kapısı olarak ta tanımlayabiliriz. Sufiler bu hali tırtılın kelebeğe dönüşmesi için kendi etrafına koza yapma durumuyla da örneklendirirler. İpek böceği çevreden gelecek olan olumsuz etkileri azaltmak için kendi etrafına bir koza örer. Amacı bu koza içerisinde bir dönüşüm sürecinden geçerek rengarenk bir kelebeğe dönüşmektir. İşte, tarikat kapısını, bu metafora benzetebiliriz. Sufiler tarikat kapısını, yani kişinin öze giden ve köklü bir ruhi dönüşümden geçen yolu bu sembolle ifade etmişlerdir.
Kişi bu mertebede pirinin yardımıyla hayatın ve eşyanın zahiri yüzünü bırakarak, batini yüzüne döner. "Nereye dönersen Allah’ın sureti ordadır" sözünden hareketle, bilinç altına yerleşmiş eski mabutlardan birer birer uzaklaşır. Büyük sufi üstad Şeyh Bedreddin’in "kimi insanlar paraya, şana, şöhrete, mevki ve makama tapar da Allah’a taptığını zanneder" sözünü anlamaya başlar.
Evliyalar şahı Hacı Bektaşi Veli’nin;
Hararet nardadır, saç’ta değildir,
Akıl baştadır, taç’ta değildir,
Her ne arar isen kendinde ara,
Kudüs‘te, Mekke’de, Hac’da değildir.
sözleri tarikat kapısındaki bireyin iç dünyasına ışık tutar. Şeriat ehli gibi Allah’a ulaşmak için Mekke’ye gitme gereği duymaz. Zira, Allah’a bakış açısında ve bu açıyı elde edecek ruhsal olgunluğa erişmiştir. Onun için Allah, şekil ve biçimden uzak, varlığın özüne yansıyan kuvvet ve kudret olarak tasavvur edilir.
Anasır-ı Erba öğretisine göre ateş elementini simgeleyen tarikat kapısı, dışsal ve yüzeysel kavranan dünyadan, içsel ve deruni yaşantıya bir geçiştir. Şeriat kapısında öğrendiği kuralların bilinç ve ruhun gelişimi için bir araç olduğunu, idrak etmeye başlayınca şeriat kurallarının ebedi ve hakiki olmadığını bilir, bu yüzden o kurallara daha başka bir göz ile bakar. Aslında eski kurallar da değişerek, yeni bir biçime bürünmüştür.
Tarikat ocağında pişmek ve nefsin tozlarından, kalp gözünü arındırma yolunda Yunus Emre tam kırk yıl dergaha hizmet eder. Dört kapıyı tamamlaması tam kırk yılını alır, ve bu sürecin sonunda büyük bir derviş-ozan olur.
Yol aynı olmasına nazaran, her pirin kendine göre bir eğitim metodu ve aydınlatma yöntemi vardır. Alevilikte, "yol bir, sürek binbir" denmesinin nedeni budur. Hakikat (Allah) tektir fakat ona giden yollar yaratılmış nefislerin sayısı kadar çoktur.
Bir mürşidin, hakiki bir mürşit olması için şu temel vasıflara sahip olması gerekmektedir:
1. Dört Kapı Kırk Makamdan geçmiş, Kâmil İnsan olmuş.
2. Hakla Hak olmuş, zahiri gözündeki perdeler ortadan kalkmış.
3. Batıni yani Ledün ilmine hayiz olduğu kadar, zahiri dünyanın ilmine ve bilgisine de sahip.
4. Kendisine gelen her talibi, irşaat edebilme kabiliyetine sahip.
5. Hoşgörü, paylaşım ve yardımlaşıcı bir yapıda.
6. Hiç bir insanı diğerinden ayrı görmemeli, zahiri farklılıkları önemsememek, adaletli olmak.
7. Sadece bireysel değil, toplumsal alanda da irşat edebilmeli, ayinler ve cem yürütebilmeli, toplumun ruhi durumunu iyi sezebilmeli.
8. Dili ne söylerse, kalbi onu tasdiklemeli, özüyle sözü bir olmalı.
9. Sözünde sabit ve sadık olmalı.
10. Talibinin rüyasından, onun içinde bulunduğu sıkıntıya göre veya onun ahvaline göre anlamlı ve ona uygun manevi ilacı verebilmelidir.
Bu saydığımız özellikler, aynı zamanda dördüncü kapı olan sırrı hakikat kapısının da temel özellikleridir. Ancak, bu kapıdaki insan kapının bu özellikleri kazanarak, mürşit makamına gelir ve kendiside insanları irşat edici bir mürşit olur. Biz tarikat kapısına tekrar dönelim.
Hacı Bektaşi Veli bir nefesinde, tarikat kapısındaki yani dergahta ki yaşantıyı, paylaşımı, bölüşümü, ve birlikteliği şöyle dile getirmektedir:
Dostumuzla beraber yaralanır kanarız
Her nefeste aşk ile yaradanı anarız
Erenler meydanına vahdet ile gir de gör
Kırk budaklı şamdanda kırkımız bir yanarız.
Rengimiz güldür bizim, gül gibi açacağız
Gönüllere aşk ile sevgiler saçacağız
Hak, Hakikat yolunda bir yüzümüz var bizim
Olduğumuz gibiyiz, öyle kalacağız
Tarikat kapısını bir bakıma, yeniden doğma kapısı olarak ta görebiliriz. Tıpkı, tırtılın koza içerisinde yeterince olgunluğa ulaşınca kendi ördüğü kozayı yırtarak, göğün derinliğine doğru, rengarenk bir kelebek olarak uçması gibi.
Tarikat ve dergahın, toplumsal açıdan işlevine bakacak olursak, toplumsal yaşamı ağır ağır değiştirdiğini, tek tek bireyleri yetiştirerek, onları birer olgun insan yaptığını ve onları tekrar topluma salıverilen, bir insan yetiştirme ocakları, olduğunu görürüz.
Alevi dergahlarını, diğer dergahlardan ayıran özelliklerden biri de, kadınların da ayinlere ve törenlere erkeklerle birilikte katılabilmesidir. Cem’de insanlar birbirine cinsiyet (hayvani arzular) manasında bakmazlar. Gözler sadece canı, ruhu, özü görür. Her can birdir ve birbirinin aynıdır. Herkesin yaratıcısı aynıdır. Dergahlarda ruhsal olgunluğun ve manevi tekamülün etkisini artırmak için semah, nefes, deyiş ve müzikten de faydalanılır. Semahlar neredeyse başlı başına bir ayin ve ibadettir.
Tarikat ehli olan insan, şeriat ehlindeki insan gibi Allah’ı yerde veya gökte aramaz. Onun varlığına bir mekan isnat etmez (atamaz). İbadet onun için, korktuğu bir tanrı karşısında yalvarmalar ya da cenneti elde etmek için yakarmalar değil, vicdanın sesi olarak kendisine yansıyan hakikati, daha iyi hissedebilmek ve yaşamak için, bir özün arındırılma ve olgunlaştırılması, nefsin terbiye edilmesi için, yapılan sessiz zikirdir. Tarikat kapısının önemli bir özelliği de, hoşgörü, engin gönüllülük, merhamet, sevgi ve adalet gibi temel değerlerin özümsetildiği (içselleştirildiği) bir mertebe olmasıdır. Yeri gelmişken, Hacı Bektaşi Veli ile ilgili anlatılan bir menkıbeyi aktaralım burada:
Bir rivayete göre, adamın biri 30 yıl dağlarda eşkıyalık yapar, yol keser, adam öldürür, soygunlar yapar... ve sonunda bu hayattan bıkar. Düze inip insanların arasına karışarak, sıradan bir hayat sürdürmek ister. Vicdanını rahatlatmak ve içindeki suçluluk duygusundan biraz da olsa kurtulmak için bir dergaha bağlanıp çile doldurmak ister. Dağdan düze inerken dergaha eli boş gitmemek için, yoluna çıkan bir sürüden, son bir defa, bir koyun gasp eder.
Önce, adını ve ününü duyduğu Mevlana Celalettin’e gider ve isteğini anlatır. Mevlana bunun üzerine, dergaha getirdiği kurbanın, helal mı yoksa haram mı olduğunu sorar. Eşkıya, durumu anlatır ve haram lokma olduğunu söyler. Mevlana bu cevaba şu karşılığı verir: “Bizim dergahımıza haram lokma giremez, ben seni bu vaziyette dergaha kabul edemem” der ve geri çevirir. Eşkıya, daha fazla üsteleyince, Mevlana ona, Hacı Bektaşi Veli’ye gitmesini tavsiye eder. Ve onun büyük bir zat olduğunu, her müşkülü çözdüğünü söyler.
Eşkıya, şevki kırılarak ta olsa, erinmez, içindeki bir parça umutla Hacı Bektaşi Veli’ye gider. Epey aramadan sonra, onu bir dağ başında dervişleriyle muhabbet ederken bulur. Huzuruna varır ve durumu anlatır. Eski hayat tarzına son vermek istediğini, bir dergaha bağlanmak ve onun erkanı doğrultusunda yaşamak ve herkes gibi sıradan bir hayat sürmek istediğini ancak bunun için, Mevlana hazretlerine gittiğini, kurbanın helal olmayışından dolayı dergaha kabul etmediğini söyler. Bunun üzerine Hacı Bektaşi veli eşkıyaya döner ve şunu sorar: “Bundan sonra bir daha kötülük etmeyeceğine ve eski yaşantısını kökten terk edeceğine yemin eder, söz verir misin?” der. Eşkıya, bunu yürekten arzuladığı için içtenlikle söz verir. Hacı Bektaşi Veli, bunun üzerine, dervişlerine döner ve onlara kurbanı alıp kesip, pişirip canlara dağıtmasını söyler. Hünkarın bu davranışı, eşkıyayı bağışladığını, onu kazanmak için merhamet gösterdiğini ve engin bir hoşgörüye sahip olduğunun bir işareti olarak menkıbeye yansır.
Bu hoşgörünün temelinde insanda tanrısal bir özün olduğu inanç ve felsefesi yatar. Yunus Emre’nin. "yaradılanı sev, yaradan'dan ötürü" özdeyişi buna işaret eder. Bu anlayış cemlerde uygulanan yargının, ayinle iç içe geçmiş olmasının bir delilidir.
Alevilikteki yargı ve adalet sisteminin bir eşini daha, ne diğer dinlerde, ne de modern toplumlarda görebiliriz. Her iki adalet sisteminde de suçluyu cezalandırmak vardır. Suçlunun benzeri suçu yeniden işlemesinin önünde, bu sistemlerin işleyiş biçiminden kaynaklanan bir engel yoktur. Bu cezalar her sistemde ayrı ayrıdır. Örneğin, Ortodoks-İslam’da el kesmeden, taşlamaya kadar bir dizi cezalar uygulanır ve halen de uygulanmaktadır. Modern ülkelerde ise, hapis cezasından sürgüne, idam cezasından tımarhane cezasına kadar uzanır. Unutulmamalıdır ki, İnsan ne kadar bağışlayıcı ise Allah'da o kulundan, daha da fazla bağışlayıcı olur. İnsan ne kadar cezalandırıcı ise, Allah'ta o kulundan, daha da fazla cezalandırıcı olabilir.
Oysa Alevilikte, suçluyu cezalandırmak değil, ıslah ederek yani olgunlaştırarak, tekrar topluma kazandırmaktır, amaç. Böylelikle benzeri suçları tekrardan işlemesini, nefsi emareleri ortadan kaldırılarak, olgunluğa doğru yol alması, sağlanmış olur.
Tarikat kapısında olan bir talip, bütün insanlığı bir aile gibi görür. Zahiri farklılıkları aşmıştır. Bunları aynı özün birer yansımaları olarak görmüştür. İnsanı, insanın aynası bilmiş ve bu bilgelik ışığını yakalamış olan tarikat ehlinin, kendini bilmeye başladığı nispette, iç dünyası aydınlanır ve ilahi aşka daha da yaklaşır.
Mürşit, tarikat kapısındaki müridinin (talibinin) özündeki ilahi aşkı tutuşturmuşsa, artık talip yavaş yavaş marifet makamına gelmektedir. Dergah yaşantısında edindiği tecrübe ve ilimi sergileme, marifetini gösterme aşamasına gelmiştir. Dergahı mürşidin rızası ile terk eder.
|